|
Gereğine inandığınız bir şeyi hemen yapınız. Başkaları ne derlerse desinler,
aldırış etmeyiniz. Kazanırsınız! -Atatürk-

ÖNEM
VERDİĞİN YER BAKTIĞIN YERDE DEĞİL, BAKIŞINDA OLSUN. Andre Gide
GÜNCEL SERGİLER
 
TARİHSEL SÜREÇTE TOPLUMSAL YAPI
VE SANAT ETKİLEŞİMİ/tez yazısı
VOLKAN BU RESİMDE
OLMAMALIYDI*
(Volkan ve arkadaşlarına ait yazıyla ilgili fotoğraf,
Kimliklerin deşifre edilmesiyle ileride çocuklar zarar görebilir
düşüncesiyle konmamıştır.)
Bu resim bir okulun bahçesinde, yatılı okulda, gençlik kulübünde çekilmedi. Keşke oralarda çekilseydi. Volkan daha 13 yaşında, onun bu resimde ne işi var? O neden okulda değil de, tutukevinde?
Bu işte yanlışlık yok mu sizce de? Kim suçlu peki? Ne kadar Volkan suçluymuş gibi görünse de, asıl suçlunun O olmadığını hepimiz biliyoruz. Anne-babası, öğretmenleri, kamu yöneticileri, belediye başkanları, sivil toplum kuruluşlarının payı yok mu onun cezaevinde oluşunda? Ya benim ya da sizin suçunuz... görmezden mi geleceğiz bütün bunları?
Volkanı hafta sonu gördüm bir cezaevinde, keşke siz de görseydiniz.. Ya da iyi ki görmediniz. Onun pırıl pırıl gözleri, cin gibi bakışları, kırmızı yanakları sizi de etkilerdi. Siz de onun yanaklarını sıkmak isterdiniz benim gibi.
Volkanın anne babası eğitilmiş olsalardı, nüfus planlaması yapmayı öğrenebilmiş olsalardı, sevgilerini utanmadan gösterebilselerdi, çocuklarını doğru yönlendirebilselerdi, kendi geleceklerinden kaygı duymasalardı, bugünlerinde de mutlu olabilselerdi... Volkan bugün o resmin içinde olmazdı.
Volkan'ın öğretmeni farklılıklara saygı duyan, kendini sürekli geliştiren, aileyle işbirliği yapan, çocuk psikolojisinden anlayan, çocukların yetenekli olduğu alanları saptayabilen, bir çocuğun bile kaybına tahammülü olmayan, sürekli öğrenci kalabilen bir öğretmen olsaydı... Volkan sınıf arkadaşlarıyla poz veriyor olacaktı belki de.
Kamu yöneticileri, insanı merkeze alan uygulamaları yaşama geçirebilselerdi, ülkenin kaynaklarını çarçur etmeselerdi, yaratıcı üretken projeler geliştirip uygulayabilselerdi, koltuklarına yapışıp kalma yerine gerektiğinde istifa edecek kadar erdemli olsalardı, kamu otoriteleri dışındaki toplum dinamiklerini de gözardı
etmeselerdi, kamu bütçesinin sosyal adalet ilkelerine uygun şekilde harcanmasını
sağlayabilselerdi... Volkanlar hiç orada olur muydu?
Yerel yöneticiler; sürekli kaldırım taşları ile uğraşacaklarına insanların sorunları ile uğraşsalardı, gösteriş ve şatafattan uzak durabilselerdi, sivil toplum kuruluşlarını ve üniversitelere daha iyi iletişim kurabilselerdi, ihtiyaç sahiplerine balık vermek yerine balık tutmayı öğretselerdi... Volkam'a bu resimde yer olur muydu?
Sivil Toplum örgütleri; kısır tartışmalardan kaçınıp projeler üretebilselerdi, kendi içlerinde demokrasiyi işletip katılımcılığı sağlayabilselerdi, diğer STK lar ile işbirliği yapıp yetişmiş insanlardan oluşan entelektüel kaynakları etkin değerlendirebilselerdi, toplumu kucaklayıp söz yerine iş üretebilselerdi... Kaç Volkan daha bu resmin dışına çıkardı acaba?
Siyasi partiler, parti yöneticileri, milletvekilleri; ağalık sisteminden güç
almasalardı, uzun vadeli çıkarların peşinde olabilselerdi, çağdaş uygarlık
düzeyine ulaşmayı gerçekten amaç haline getirselerdi, yolsuzlukları görmezden
gelmeseler, yolsuzluklarla beslenmeselerdi, halkına ulusuna güvenebilselerdi...
Volkanlar karanlık güçlerin elinde çaresiz oyuncak haline gelirler miydi?
Yalnız Volkan mı? Mehmet 13, Ayhan 14, Recep 15, Turgut 16, Selim 17, Ergün 18 yaşında ve şu anda caza ve tutukevlerindeler... Sayıları da seksene yakın.
Şehrin bir ucuna kurulmuş tutukevleri, jandarmalar sağlıyor güvenliklerini. Soğuk... ilk girilen kapıdan itibaren soğuk. Demir kapılar, demir kapılar, demir kapılar.. Kuruluş kapasitesinin iki katı insanı ağırlamakta buraları. Bin kişiye bir psikolog, bir sosyal çalışmacı bir öğretmen düşecek ama düşemiyor. Kadrolarda eksiklik var. Aynı koğuşun içinde günler, haftalar, aylar, mevsimler geçecek.. Okulda olması gerekenler tutukevlerinde; mektupsuz geçen günler, sevgisiz günler, ilgilenilmeyen birey olmuşlar. İşledikleri suç türü dışında bir çok suç ve suçlu türü ile de karşılaşıyorlar. Rehabilite edileceklerine kaşarlanıyorlar neredeyse... Dışarı çıktıklarında bir kısmı hemen birkaç gün içinde tutukevine geri dönüyor bu çocukların. Okula ya da işe yönelik bir eğitim olanağı sağlanmıyor, korkulu, kaygılı, mutsuz ve umutsuzlar... Toplum tarafından dışlanacaklarını damgalanacaklarını düşünüyorlar.
Çocukların yeri cezaevleri ve tutukevleri olmamalı. Onlar oraya girmeden daha bir çok şey yapılmalı. Ama tutukevlerinde bulundukları süre içerisinde de çok şey yapılmalı. Belki küçük ama sonuçları itibarıyla hiç de küçük olmayan şeyler.
Volkan bu resimde olmamalıydı. Sadece o değil hiç kimse bu resimde olmamalıydı. Bu çocuklar da bizim çocuklarımız. Bu çocukları şimdiden kazanmazsak, gelecekte kaybettiklerimiz bugünkünden daha az olmayacak... Hepimize daha çok görev düşmüyor mu?
*Av. Ali Ulusoy
www.happykids.com.tr
YAŞAM ve GÜZELLİKLERİ
Gönderen: Özlem İĞDELİ 8/B
Merhaba,
Bir kutu dolusu yaşam gönderiyorum sana
Sade bir kurdeleyle süslenmiş
Çöz kurdeleyi ve kaldır yavaşça kutunun kapağını...
Kocaman bir fırça ve sonsuz renk koydum kutuya.
Bir cennet resmi yapıp içine gir diye
Düşler serpiştirdim gizlice, düş kurmayı unutma diye....
Bir tane de elma şekeri yerleştirdim,
İçindeki çocuğu yeniden tadabil diye...
Güneşin batışını, billur suyun sesini,
Kırmızıyı, gelinciğin saflığını,
Taze ekmeğin kokusunu
Ve bir gülümsemenin sıcaklığını sığdırdım...
Ruhlarımız aç kalmasın diye...
Kutuya biraz da sevecenlik koydum, güçlü ol diye.
Çünkü acımasız olan güçsüzdür.
Beyaz bir güvercin uçup kendi kondu kutuya,
Barışı ve özgürlüğü sunmak için
Bir elma da koymadan edemedim
Paylaşmayı anımsayalım diye...
İçtenliği, umudu, neşeyi, bağışlayıcılığı,
Özgüveni ve açık yürekliliği de unutmadım
'Ben'in dışına çıkıp 'Biz'e ulaşabilelim diye.
Yaşamak için yarını bekleme
Al yaşamı kollarının arasına ve sımsıkı sarıl
Yaşamdan sadece almak yerine ona bir şeyler ver.
Kısacası bütünüyle 'insan' ol
Unutma,
Yaşam dokunması henüz bitmemiş,
Olağanüstü güzellikte bir duvar halıdır ve
Sana ait olan boşluğu yalnız sen doldurabilirsin.
Kimseyi kırmamak ve üzmemek şartıyla istediğin her şeyi dene
Bir gün sonsuzluğun bulutlarına oturduğunda
Ne aklın kalsın ne de kırık bir parça
Haydi, hemen başla...
DUYULMAYAN ANLAM ÇIĞLIĞI
deneme yazısı/yorum
EN UZAK MESAFE
Can Yücel
En uzak mesafe:
Ne Afrika’dır,
Ne Çin,
Ne Hindistan,
Ne seyyareler
Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…
En uzak mesafe:
İki kafa arasındaki mesafedir,
Birbirini anlamayan…
Gençlerde Toplumsal Baskıların Yarattığı Bunalım
KÜÇÜK SERÇE*
Bunca çocuk "Anne" diye ağlaşır
Annelerin yerine babalar gönenir
Yürüyor Yörük saat son menziline
İki kırmızı bir beyaz gül
Annelerin en güzeline
Kendimi çalarım her akşamüstü
Tiye alır bir çalının dalında
Küçük serçe
kızıl ufuktan
yuvarlanan uydu Amerikan'ı
*:Vecihi Timuroğlu (Ekim 2003 Sanat Adam Dergisi'nden)
BİR FELSEFE ve SANAT ADAMI:
Mevlana Celaleddin-i Rumi
İnceleme yazısı/Nurşen Görşen
Günümüzde yaşanan savaşların, ırkçı görüşlerin, düşüncede yaşanan kirliliklerin ve maddi değerlere olan ilginin artmasıyla dünyamızda sevgi yokluğu yaşanmakta.Yok edici anlayış her gün daha çok kişinin benliğine egemen olmakta. Dünyanın bu kaygı verici gelişmesine DUR! diyebilecek anlayışla Mevlana, 13. yüzyıldan bugüne şöyle sesleniyor insanlara:
GENE GEL, GENE
NE OLURSAN OL,
İSTER ATEŞE TAP, İSTER PUTA,
İSTER YÜZ KERE TÖVBE ETMİŞ OL,
İSTER YÜZ KERE BOZMUŞ OL TÖVBENİ,
UMUTSUZLUK KAPISI DEĞİL BU KAPI;
NASILSAN ÖYLE GEL.
Onun din, ırk, düşünce ayrımı yapmaksızın herkesi kucaklayan bu sözü, insanlık tarihi kadar geçmişi olan insan sevgisinin kaynaklarını arayan her insanda yankısını bulur. 'Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil' diyerek Doğu ile Batı arasında bir köprü oldu Mevlana. Çağdaşları Hacı Bekta-ı Veli, Yunus Emre gibi düşünce ve sanat adamlarını etkilediği gibi kendisinden sonra gelenlere de ilham kaynağı oldu.
21. yüzyılın yaşama getirdiği rahatlık ta, insanın içindeki boşluğu doldurmaya yetemiyor. Bu konuda da Mevlana insanlara şöyle sesleniyor:
'İnsanda o kadar büyük bir aşk, hırs, arzu ve üzüntü vardır ki yüz binlerce alem kendisinin olsa yine huzur bulamaz. Bu zevklerin, arzuların hepsi bir merdivene benzer. Merdiven basamakları oturup kalmak için elverişli değildir; üzerine basıp geçmek için yapılmıştır. Uzun yolu kısaltmak, ömrü bu merdiven basamaklarında heder etmemek için çabuk uyanan ve durumu bilen insana ne mutlu.'
'Bir can vardır canında o canı ara,
beden dağındaki gizli mücevheri ara!
Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara,
Amma dışarıda değil, aradığını kendi içinde ara!'
Mevlana engin bilgisini, insan doğasını en ince kıvrımlarına kadar kavrayan düşünce yapısını, Anadolu uygarlıklarının zengin birikiminden almıştır. Arap, Fars edebiyatlarını çok iyi biliyordu. Yunan filozoflarını, Yunan şairlerinin şiirlerini ana dilinden okuyordu. Hint-İran, Yunan mitolojisi, kutsal kitaplarda geçen öyküler, sonradan klasikleşmiş Arap ve İran halk anlatıları Mevlana'nın şiirlerinde yer alır. (Diva-ı Kebir, Mesnevi, Fihi-Mafih)
O'nun felsefesini ve sanatını anlamak için doğumu ve ölümü arasındaki çizgisine (yaşamına) bakmak gerekir:
30 Eylül 1207'de Belh'de doğan Mevlana ilk eğitimini; halkın,Bilginlerin Sultanı (Sultanü-l Ulema) diyerek andığı sufi eğilimli hukukçu ve söylevci olan babasından aldı. Dilinin tatlılığı, konuşmasındaki açıklığı ve nükteciliği ile babası eşsiz bir bilim adamı ve bir aydındı. 1230'da babasının ölümünden sonra, babasının görevlerini üstlendi ve camide halka vaaz vermeye başladı. Yetersizliğini hissederek, babasının arkadaşı Tirmizli Seyyid Burhaneddin'in yanında 9 yıl kalarak düşünce dünyasına büyük ufuklar açtı. Tasavvuf bilgileriyle, yeni bir düşünce evreni oluşturdu. Bu tasavvuf bilgilerinin kaynağı eski İran, Hint dinleri, özellikle Zerdüştlükten esinlenmekteydi.
Hayatını, bildiklerini halka öğretmek için adadı, derslerinde, sohbetlerinde ve yazdığı kitaplarda en karışık felsefe teorilerini, en zor kelam (sözcük) bilgisini en basit ifadelerle anlatıp yazmayı bildi. Tam bir varlık birlikçiydi. Hak ile halkı birbirinden ayırmaz, halkı Hak'kın bir sureti bir tecellisi olarak görürdü. Kusursuz bir sofi olarak, Hak'kı halkta görüp sevmek gerekliliğine inanır ve savunurdu. Her şey Hakkın bir tecellisi olunca, ortada suçlu-suçsuz, güzel- çirkin, iyi-fena diye bir şey kalmaz, bütün bunlar Hakkın çeşitli görünüşleri olurdu.
Mevlana, tasavvuf inancını sadece bir teori olarak benimsemeyip, günlük hayatına da uyarlamıştı. Bu bakımdan büyük ve içten bir hak dostuydu. Çocukları, kadınları, suçluları, hastaları, ayırt etmeden hepsine sevgiyle yaklaşır, sevgiyle davranır, bağlılık gösterir, saygı duyardı. Hükümdarlara, vezirlere, seçkinlere ayrıcalık tanımaz 'insan' kavramından yola çıkardı. Ona göre, insan önce kendisindeki kin, kıskançlık, hırs, merhametsizlik gibi kötü huyları görüp, onları eğittikten sonra başkalarını kınamalıydı. Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise bir ibadetin karşılığıydı. İyilik yapmak bir tür ibadetti ki, hem yapan, hem de yapılan kimse için yararı vardı. Dinlerin, felsefelerin, ahlak sistemlerinin insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolunda birer araç olduğunu görmüştü. Bu araçların herhangi birinde takılmak, durmak istemez, aslolan gerçeğe giden yolun 'aşk' olduğuna inanırdı. En küçük yaratıktan en ulu varlığa kadar yayılmış, insanın alıp verdiği her nefesle bir olan sonsuz bir sevgi. Bu sevgiyi besleyen sınırsız bir hoşgörürlük ve karıncadan Süleyman'a yaygın bir vefa idi onun aşkı.
Bu, insanların dıştan gördüğü evreni içten görüşü demekti. Bu sevgi coşkunluk durumu geçince tüm insanlara, tüm canlılara yayılır, iyiyi güzeli doğruluğu amaçlar. Ona göre Aşk insanı hırstan, kibirden, varlıktan ve benlikten kurtaracak tek ilaçtır. İnsan onunla bireysellikten kurtulur. Bu düşüncesini; 'Gerçek sevgilide suret yoktur. Güneş ışıkları duvara vurunca, duvar parlaktır, güzeldir. Fakat bu güzellik, bu parlaklık, duvarda, duvarın üstünde değil, güneştedir. Duvar yıkılsa bile güzellik güneşte sonsuzdur. Şu halde kerpice değil, güneşe gönül vermek gerek.' Diye tanımlar.
1241 yılında hocası Burhaneddin öldükten sonra Mevlana, medresede dersler vermeye başladı. 1244 yılında Tebrizli Şems ile karşılaşması yaşamındaki en büyük değişimi getirdi. Medresede ders veren, camide vaaz eden, ibadetle meşgul olan bir hocayken, Şems'in etkisiyle dersi, vaazı bıraktı. Kendini müziğe ve dansa (sema) verdi. Şiirlerinde o zamana kadar görülmemiş bir çoşku belirdi. Bu dönemini;'Hamdım, piştim, yandım' diye tanımladı.
İnsanlığın evrensel dilinin müzik olduğuna inanan Mevlanaya göre, 'Tanrı'nın dili Türk olsun, Rum olsun, Arap olsun aşıkların dilidir.'diyerek, İnsanlardaki birliğin müzikle oluşacağına inandı. Bu düşüncesine karşı çıkanlara şöyle demişti; 'Biz müzik ve dansla cennetin kapısının sesini duyuyoruz.'
Din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın tüm insanları kucaklayan Mevlana'nın kadına verdiği değer de insancadır. Evinde cariye kullanmayan, harem kurmayan Mevlana tekeşliydi. 'Kadın nedir, dünya ne? İster söyle ister söyleme; o neyse gene odur. Kadına gizlen diye emrettikçe onda, kendini gösterme isteği çoğalır. Halkta da o kadın ne kadar gizlenirse, onu görme isteği o kadar artar.' Gerçektende: Yapma, Etme, Görünme demek, isteği arttırır ancak, başka şeye yaramaz.
'Kadın Tanrı'nın ışığıdır, sevgili değil, yaratıcıdır, yaratılmış değil.' diyen Mevlana, evlenen oğlu Sultan Veled'e yazdığı ünlü mektupta, eşine bir soluk kadar bile haksızlık etmemesini buyurmuştu.
Mevlana 17 Aralık 1277 günü 66 yaşında Konya'da gözlerini kapadı. Cenaze töreni onun dünya görüşünün bir göstergesiydi adeta; kentli, köylü, bilginler, sufiler, ahiler, devletin ileri gelenleri, Hıristiyanlardan ve Yahudilerden oluşan büyük bir kalabalık katıldı. Nefirler, neyler, ziller, davullar çalındı, müritler sema yaptı ve babasının bugünkü türbesinin yanında toprağa verildi.
Mevlana'ya göre ölüm sonsuzluğa karışmaktı: 'Ben o padişah değilim ki, tahttan ineyim, tabuta bineyim. Benim buyruğum sonsuzluktur.', ' Ölümümüzden sonra mezarımızı toprakta arama; bizim yerimiz bilge kişilerin gönülleridir. Eğer mezarımı ziyarete gelirsen, üstündeki toprak oynar görünür sanma. Ey kardeşim, meclisime tefsiz gelme, çünkü Tanrı meclisinde gamlı olmak yaraşmaz.'
Sevginin kaynaklarını arayan her insanın uğrayacağı bir evren olan Mevlana en son şöyle der:
'BÜTÜN İNSANLARI SEV Kİ DAİMA ÇİÇEKLER VE GÜL BAHÇELERİ İÇİNDE BULUNASIN.
HER NEREDE VE NE HALDE OLURSAN OL, DOST VE AŞIK OLMAYA ÇALIŞ.
CÖMERTLİKTE VE YARDIM ETMEDE AKARSU GİBİ OL.
ŞEFKAT VE MERHAMETTE GÜNEŞ GİBİ OL.
BAŞKALARININ KUSURUNU ÖRTMEDE GECE GİBİ OL.
HİDDET VE ASABİYETTE ÖLÜ GİBİ OL.
TEVAZUDA TOPRAK GİBİ OL.
HOŞGÖRÜRLÜKTE DENİZ GİBİ OL.
YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL.'
ÖĞRENCİ ÇALIŞMALARI:



<a href="http://www.yonlendir.com">Yonlendir.com - Ücretsiz internet adresleri</a>
04.04.2005'ten itibaren
|