gorseldil.sitemynet.com
 
Görsel dil2
Hakkımda
Nurşen GÖRŞEN Online Resim Sergisi/yağlıboya
AN'lardan İZ'ler/Nurşen GÖRŞEN Fotoğraf Sergisi
Benim Koleksiyonum
Öğrenci Durağı
Selma Hocadan Sizlere
Seçilmiş Sözler
Animasyonlar

Stereogramlar
Anıtkabir-Atatürk Müzesi'ndeki rölyef ve resimler
Görsel Söyleşiler
OP-ART
FELSEFE (yeni)
Atatürk Köşesi
çizilmiş resim ve şiirleri

Ceviz içi

Deneme Yazılarım

Çocuklar için projeler

X Origami

Görsel Bulmaca
Güzel Sanatlara Hazırlık Programı /İmgelerin gizini çözmek

Konuk Defteri

Görsel dil 2


ÖĞRET ONA*

Zaman alacak biliyorum,
fakat eğer öğretebilirsen ona,
Kazanılan bir liranın, bulunan beş liradan daha değerli olduğunu öğret.

Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı.

Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.
Eğer yapabilirsen,
sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.

Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını...

Eğer yapabilirsen, ona kitapların muzicelerini öğret

Fakat ona sessiz zamanlar da tanı.
Gökyüzündeki kuşların, güneşin altındaki arıların, ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceğini...

Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.

Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.

Tüm insanları dinlemesini öğret ona, fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret.

Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona.

Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.

Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.

Uğultulu bir insan topluluğuna kulaklarını tıkamasını öğret ona.

Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret.

Bütün bu söylediklerimi yapabilirsen, bir bak bakalım.
O, daha küçücük bir insan "OĞLUM"

   *:Abraham Lincoln tarafından oğlunun öğretmenine yazılmış mektup

SİYAH KARE


1915'te Petrograd (Rusya)'da "Son Fütürist Resim Sergisi o,lo" adı altında açılan bir resim sergisinin baş köşesine büyük bir resim asılmıştı: beyaz zemin üzerinde bir siyah kare. Sergiyi gezenlerde bu resmin uyandırdığı tepki, şaşkınlıktan çok öfke olmuştu. Sanatçı seyirciyle alay mı ediyordu? Bu resmin resim olup olmadığı bile tartışılıyordu. Bir şeyin değil, hiçbir şeyin resmiydi bu. Resmi yapan Kasimir Malevich yapıtına "Sıfır-Biçim" adını vermişti. Bu adlandırmayla Malevich, yeni sanatın geçmişle bütün ilişkilerini koparıp sıfırdan, hiçten başlaması gerektiğini söylemiş oluyordu. Bu anlayış bu yıllarda Endüstri çağı bilincinin en karakteristik yanı olarak sanatta da belirginleşiyor ve De Stijl* olarak adlandırılıyor. Bu akımın bir sonucu olarak Malevich, nesneler dünyasının hiçlik içinde yok olması gerektiğine inanır. "Sıfır-Biçim" bu inancın bir sembolüydü. Bu yapıt herhangi bir nesneyi göstermiyordu, birşeyi anlatmıyordu. Yalnız nesnelerden değil, onların uyandıracağı duygular, çağrışımlar ve her türlü "ruhsal titreşim"lerden arınmış olan biçimdi. Malevich'in bir sözüyle bu resim "Susan Hiçliğin Sembolü" idi.
Nesneler dünyası, Malevich'e göre insan tasarısının bir ürünüdür. İnsanın kendi çıkarı için tasarlamış olduğu bir dünyadır, kendi deyimiyle "yemlik" olarak tasarlanan bir dünya.

"Suprematizm Çağı" Yaratıcılık Çağı

Yemlik olarak tasarlanan nesneler dünyasından kurtuluşun sembolünü Maleviç "Sıfır-Biçim" de görüyor. "Sanatı nesneler dünyasının yükünden kurtarabilmenin çaresizliği içinde kare biçimine sığındım" diyor. Fakat "Sıfır-Biçim" Malevich'e göre yalnız sanat için değil, insanlık için de kurtuluşun sembolüydü. "Sıfır-Biçim" insanlık tarihinde nesnelerin, mal ve mülk hırsının yok olacağı yeni bir çağın, her türlü çıkarın, bencilliğin ötesinde insanlara mutluluk getirecek olan bir çağın habercisiydi. Bu çağa Malevich "Suprematizm - Nesnesiz Dünya" çağı diyor. Suprematizm çağında insanlar, yaşam kavgası içinde boğuşmayacak, yüksek değerler gerçekleşecek, eşitlik, kardeşlik ve barış içinde mutluluğa kavuşacaklardı.
Suprematizm çağı yaratıcılık çağı olacaktı. Nesneler dünyasından sıyrılan insan, "Hiçlik" içine atılacak ve onun içinde eriyecekti. Fakat hiçlik içinde erime yok olma demek değildi. "Hiçlik" nesnelerin boyunduruğundan kurtulmaydı, özgürlüktü, evrene ve evrensel oluşuma açılma özgürlüğüydü. İrade ve isteklerin sustuğu. "Hiçlik" içinde insan, Malevich'e göre "evrensel titreşimler"in ürpertisiyle sarsılır, materyalizmin üstünde ve ötesinde yeni bir insanlık anlayışı içine girer.

İçeriksizlik ve Kare

Malevich şöyle ifade eder : “1913 yılında, sanatı nesnel dünyanın yükünden kurtarma yolunda göstermiş olduğum umutsuz çabada ‘kare’ biçimine sığındım” kare biçim dış dünyaya, nesneler dünyasına karşı insanın, sanat yaratmalarının, ‘yeni varlığı’ dayatabileceği bir temel olarak anlaşılır. Ama bir kare, şimdiye kadar alışılmış resim geleneğinin içinde hiçbir şey ifade etmeyecektir. Aslında bir karenin resim olup olmaması da tartışılabilir. Sanatçının kendi de böyle bir tartışmayı yaşar. “Suprematistik Kare’yi yarattığımda tepki çok büyük oldu. Beni resim alanının dışında olmakla suçladılar. Ama sorunun çekirdeği birinin her hangi bir şeyin içinde ya da dışında olup olmaması ya da bir şeyin neden meydana geldiği değildir önemli olan kanıttır.”
Bu kanıt suprematik (kusursuz) bir gerçekliğin var olduğu kanıtıdır. Bu gerçeklik ilk kez sanatçının karesinde “beyaz bir düzlem üzerindeki siyah kare”sinde bir kanıt elde eder.
Bu resim geometrik soyut bir varlığı ifade eder. Bu soyut-somut varlık, doğaya karşı evrendeki dengeyi sağlayan bir mutlaktır. Bu aynı zamanda resim için bir sıfır noktasıdır.
Ama bu nokta tümüyle yeni bir soyut resim anlayışını ortaya koyar. İfadeci ve tasvirci soyut expresyonizm kaybolur, kostruktivist olan egemenlik kazanır.
Düzlem üzerinde kare, ‘yalnız içeriksizliğin’ simgesi spontan simgesi değil, o aynı zamanda mutlak bir resminde ilk yapı taşı olarak kendini gösterir.
Mutlak resim mutlak gerçekliğin resmidir.
İçeriksizlik öğretisi, ‘beyaz bir düzlem üzerinde siyah bir kare’ , ‘sıfır noktası’ bütün bunlar yeni sanatın dayandığı varlık temelleridir.


Malevich, "Sıfır-Biçim" diye adlandırdığı beyaz üzerine siyah kareden söz ederken ona "zamanımın çerçevelenmemiş çıplak ikonu" der.

SÜPREMATİZM : 1913'te Rusya'da Malevich tarafından başlatılan bir soyut sanat hareketi. "Suprema" dünyası salt bir düzlem üzerindeki dikdörtgen dünyasıdır. Resim yabancı elemanlardan arındırılmıştır.
DE STİJL : Amacı endüstriyel çağının gereklerine uygun, bireysel anlatımı ve ulusal anlayışları yadsıyan, tüm toplumlar için ortak bir sanat dili geliştirmektir. Heyecan dışı, mantıksal açık ve enerjik, hemen hemen bir mühendisin saltlığını ve nesnelliğini ön planda tutuyor. Doğanın geçiciliğini değil insanın ruhunu temsil ediyor.
Kasimir Malevich'in fırçasından kendi portresi.
 

cocuk_kuslar.jpg

ainsteinn.jpg

ÇIKARSAMA
Nursen gorsen

Einstein'a göre eğitimin amacı :
"Birçokları Darwin'in yaşama savaşı teorisini ve ona bağlanan ayıklanmaya dayanarak yarışmacı eğitimi destekliyorlar. Bazıları da sözde bilimsel çalışmalarla, ekonomik yarışma alanında tekler arasında yıkıcı bir savaşın zorunlu olduğunu ispatlamayı denediler.Ama doğru değildir bu görüş; çünkü insan yaşama savaşındaki gücünü toplum halinde yaşayan bir canlı varlık olmasına borçludur.Bir karınca yuvasında nasıl tek tek karıncaların birbiriyle savaşması, yaşamaları için zorunlu değilse, insan toplumunda da teklerin yaşamak için birbiriyle savaşmaları şart değildir.
Yaşamanın amacı kaba anlamıyla başarı olduğu inancını gençlere aşılatmaktan sakınmalıyız. Çünkü başarı kazanan bir insan başkalarından büyük pay alır ve bu pay çok kez onlara gördüğü hizmetin karşılığını kat kat aşar. Bir insanın değeri verdiğiyle ölçülür, alabileceğiyle değil.
Okulda ve hayatta çalışmanın en önemli dürtkeni çalışma zevki, yaptığını görme sevinci ve alınan sonucun toplum için değerini bilmedir. Gençlerde bu ruh güçlerini uyandırmak ve artırmak okulun başlıca işidir. Yalnız böylesi bir psikoloji temeline dayanarak insanlığın en yüce değerlerine ulaşma isteği ve sevinci yaratılabilir: O değerler de bilgi ve sanattır.
Şüphesiz bu dediğim verimli ruh yeteneklerini uyandırmak, zor kullanmaktan ya da kişisel tutkuyu zorlayarak uyandırmaktan daha güç bir iştir, ama bu yolun daha güç olması, daha değerli olmasına engel değildir. Önemli olan çocuğun oyun eğilimini, doğal olan kendini gösterme isteğini geliştirmek ve onu toplumun bütün iş alanlarına götürmektir. Böyle bir eğitimin temeli, sonu başarıya ve değerin bilinmesine varan bir çalışma isteğidir. Okul bu temele dayanıp çalışmayı başarırsa yeni kuşaklar ona büyük saygı gösterecekler ve okulun verdiği ödevleri bir çeşit armağan sayacaklardır. Ben okul zamanını tatil günlerinden daha çok seven çocuklar tanıdım.
Böylesi bir okul, öğretmenden kendi alanında bir çeşit sanatçı olmasını ister. Okulda bu havanın esmesi için ne yapılabilir? Bunun evrensel yolunu bulmak insanın hiç hasta olmamasına çare bulmak kadar zordur. Ama bu zorunlu koşulları bulmak mümkündür. İlk olarak, öğretmenlerin böylesi bir okulda yetişmiş olmaları gerekir. İkinci olarak, öğretmene öğreteceği şeyleri ve öğretme yollarını seçmekte büyük bir özgürlük verilmelidir. Çünkü zorlama ve dış baskı öğretmenin de iş görme sevincini öldürür..." diyor Einstein, özlediğimiz eğitim yolu için.

Bir dahinin yaşamı, hele öğrenciliği herkesin ilgisini çeker sanıyorum; Gerhard Prause, Türkiye Zeka Vakfı'nca çoğaltılan, "Dahiler de Öğrenciydi" yazısında önyargıları çürüten bir öğrenciyi anlatıyor:
{Araştırmacılar dahilerin başarısızlıkları konusunda pek tahmin olanağı bulamazlar. Bu gerçek doğal karşılanmalıdır. Arada gene doğal olarak kötü öğrencilerin yaşamlarında da başarısız kaldıklarını kanıtlamaya yeterli pek çok örnek duymuşsunuzdur. Bütün bunlara karşın biraz avuntu sağlasın diye olacak rölativite kuramı bulucusu Albert Einstein gibi bu inancın karşıtı bazı ayrıcalıklılar belirir arasıra.

Aslında Einstein'in okulda çok kötü öğrenci oluşu söylenti değil gerçeğin ta kendisidir. Bu gerçeği zeka kıtlığına bağlamak anlamsızdır; ünlü bilgin dünyanın her yerinde her çağda görülen pek çok öğrenci gibi kendince önemsiz saydığı, ilgisiz kaldığı bazı şeyleri öğrenmek istememişti sadece. (Ancak, ilgilendiği pek çok konuda da hayatı boyunca derin bilgi sahibi olmuştur, resimden dilbilime, satrançtan psikolojiye kadar pek çok alanda fikirlerini de belirtmiştir) Bu inancı yürürlükteki kurallarla bağdaşmayınca da öğretim sistem ve yöntemleriyle anlaşmazlığa düşmüştü.

Küçük Albert'te dehanın en ufak belirtisine rastlanmamıştı. Gelişimini gecikmelerle tamamlamış bir çocuk olarak tanınmış, konuşmaya ailesini bir ara normal olup olmadığı konusunda kuşkuya düşürecek kadar geç başlamıştı. Konuştuktan sonra da sözcükleri uzun süre güçlükle söyleyebilmiş, bu özelliği nedeniyle dadısı ona 'Bay Cansıkan' adını takmıştı. Albert'in rahata aşırı eğilimi vardı, vücudunu yoracak her hareketten kaçar, ne koşar, ne atlardı.

İlkokulu onbir yaşında bitirip Luitpold Lisesine girdi. Korku ve baskıya dayalı yöntem okul zevkini yok etmişti Albert'in. Gene yıllar sonra izlenimini 'Kutsal araştırma eğilimi, coşku ve kıvancı boğuluyordu o okulda' diye açıklayacaktı. Gözlem ve araştırı güdüsünün zor ve baskıyla bağdaşamayacağını savunuyor, 'Daima düşünürüm; insan bir yaban hayvanının yeme hırsını yok etse, sonra onu seçim hakkı tanımadan kırbaç altında bazı yemekleri yemeye zorlasa acaba hayvanın tepkisi ne olur...' gibi yorumlar yazmaktan kaçınmıyordu.

Başlangıçta edebiyata, aritmetiğe, daha sonra matematiğe ilgi duyuyordu. Yabancı dil ve tarihe ısınamamıştı bir türlü, ısınma amacıyla en ufak bir zahmete de katlanmıyordu. Fakat öğretmenlerini en çok kaygılandıran düzen ve disiplin sorunlarıydı. Öğretmenlerinden biri Einstein'e şöyle demiştir: "Seni okuldan uzaklaştırmak en yararlı sonuç olacaktır. Varlığın, uykulu ve umursamaz görünüşün burada öğretmek ve yetiştirmek istediğimiz şeylerin tümüne, özellikle sınıfın saygınlığına karşıt."

Öğretmenin saygınlık olarak belirlediği kavram Einstein´e göre özgürlüğün tahribiydi. Yıllar sonra gene bu konuda şunları söyleyecekti: "Baskı ve yapay otorite yöntemleriyle okul yönetmek bence en kötü davranışlardan biridir. Bu yöntem öğrencinin kendine olan güvenini ve içtenliğini sarsar, olumsuz insanlar yaratır."

Einstein, matematik dersleri dışında işkence saydığı okuldan kurtulmak amacıyla bir plan tasarlamış, başarıyla da uygulamıştı. Kendinden büyük bir arkadaşının babasından 'sinir hastalığı' raporu almış, altı aylık hava değişimiyle İtalya'daki ana-babasına doğru yola çıkmıştı. Fakat bir süre sonra babasının da zoruyla öğrenimini Zürih'te Yüksek Politeknik Okulu'nda tamamlamaya razı oldu, ve Orta Avrupa'nın bu en ünlü yüksek okuluna, sınavdan geçip parasız öğrenci olarak girmeye karar verdi. Ancak, matematik dışındaki sorulara doğru yanıt veremedi.

Yüksek Politeknik Okulu Müdürü ona bir İsviçre Lisesi'ne gidip Münih'de kaçırdığı dersleri tamamlamasını, diplomasını alıp gelmesini öğütledi, Aarau Kanton Lisesine gönderdi. Einstein okula istemeyerek gitti, ancak beklemediği bir sürprizle karşılaştı; Aarau Lisesi son derece liberal bir öğretim kurumuydu, birden çok mutlu duymuştu kendini. Bir yıl sonra olgunluk sınavını verdi, başka sınava gerek kalmadan Zürih'e gidip Yüksek Politeknik Okulu'na yazıldı. 16 yaşında sınavlarını veremediği için alınmadığı okula 34 yaşında profesör olarak atanacaktı. Daha 22 yaşında Nobel Fizik Ödülünü almıştı bile...}

Okul çağı çocuklarımızda çoğu zaman tanık olmuşuzdur; tembel diye nitelendirdiğimiz öğrenci bir üst sınıfa veya ilköğretimi bitirip liseye geçtiğinde zekası birden açılıvermiştir. Haşarıysa, uslanmış,daha önce gösteremediği beceri alanları ortaya çıkmıştır. O 'Tembel, yaramaz,...yapamaz!' dediğimiz "çocuk- insan", farklı yaşantı sürecinde farklı insan olmuştur, Enstein benzeri. Bu tanıklığı insan yaşamının her alanında-sürecinde unutmadan gözeterek, değişebilirliğe olan güvenle 'Önyargıları katletme zamanı gelmiştir' diyebilelim.

 

GÖRDÜĞÜMÜZ, GÖRDÜĞÜMÜZ MÜDÜR?

   

ODTÜ İşletme'nin deli ama çok bilge, hem en sevilen hem en nefret edilen profesörü Muhan Hocanın Strateji Yönetimi dersinin ilk saati öğretim üyelerinin bile katılımıyla geçer ki her senesi ayrı ilginçtir. Derslerinden birinden bir anekdot:

 

Muhan Soysal tepegöze bir Picasso resmi koyar. Herkes bakar bakar ama tarzı zaten kübik olan sürrealist resimde sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği çok az şey vardır. Bozuk perspektifli bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen birşey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde başka bir şeyler daha vardır.

resim2.jpg

5-10 dakika hiçbir şey söylemeden sınıfı izleyen hoca, birazdan Picasso'nun resmini alıp Meninas'in bir resmini koyar. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadıları onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir.


Ancak ikinci resmi görünce Picasso'nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Meninas'in tablosuna gönderme olarak yapılmış olduğunu fark eder tüm sınıf.

Ve Muhan Soysal hiç unutamayacağımız dersini verir:

"Hayatta hiçbir şey Meninas'in resmi kadar belirgin ve net değildir. İş hayatı gerçekleri size Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Meninas'in resmini görebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek."

 

emek.jpg

el.gif

 GÖRSEL  EĞİTİM ANASAYFA

   

  s_zler__zl_yorr.jpg

Gereğine inandığınız bir şeyi hemen yapınız. Başkaları ne derlerse desinler, aldırış etmeyiniz. Kazanırsınız! -Atatürk-

SERGİLER

ÖNEM VERDİĞİN YER BAKTIĞIN YERDE DEĞİL, BAKIŞINDA OLSUN.   Andre Gide


         GÜNCEL SERGİLER

desenizleyin.jpg

resim_izinboyay_n.jpgisik.jpg

ucurtmalar.jpg

ayakkabici.jpg

 

 

 

TARİHSEL SÜREÇTE TOPLUMSAL YAPI
VE SANAT ETKİLEŞİMİ/tez yazısı


VOLKAN BU RESİMDE              OLMAMALIYDI*

(Volkan ve arkadaşlarına ait yazıyla ilgili fotoğraf, Kimliklerin deşifre edilmesiyle ileride çocuklar zarar görebilir  düşüncesiyle konmamıştır.)


Bu resim bir okulun bahçesinde, yatılı okulda, gençlik kulübünde çekilmedi. Keşke oralarda çekilseydi. Volkan daha 13 yaşında, onun bu resimde ne işi var? O neden okulda değil de, tutukevinde?

Bu işte yanlışlık yok mu sizce de? Kim suçlu peki? Ne kadar Volkan suçluymuş gibi görünse de, asıl suçlunun O olmadığını hepimiz biliyoruz. Anne-babası, öğretmenleri, kamu yöneticileri, belediye başkanları, sivil toplum kuruluşlarının payı yok mu onun cezaevinde oluşunda? Ya benim ya da sizin suçunuz... görmezden mi geleceğiz bütün bunları?

Volkanı hafta sonu gördüm bir cezaevinde, keşke siz de görseydiniz.. Ya da iyi ki görmediniz. Onun pırıl pırıl gözleri, cin gibi bakışları, kırmızı yanakları sizi de etkilerdi. Siz de onun yanaklarını sıkmak isterdiniz benim gibi.

Volkanın anne babası eğitilmiş olsalardı, nüfus planlaması yapmayı öğrenebilmiş olsalardı, sevgilerini utanmadan gösterebilselerdi, çocuklarını doğru yönlendirebilselerdi, kendi geleceklerinden kaygı duymasalardı, bugünlerinde de mutlu olabilselerdi... Volkan bugün o resmin içinde olmazdı.

Volkan'ın öğretmeni farklılıklara saygı duyan, kendini sürekli geliştiren, aileyle işbirliği yapan, çocuk psikolojisinden anlayan, çocukların yetenekli olduğu alanları saptayabilen, bir çocuğun bile kaybına tahammülü olmayan, sürekli öğrenci kalabilen bir öğretmen olsaydı... Volkan sınıf arkadaşlarıyla poz veriyor olacaktı belki de.

Kamu yöneticileri, insanı merkeze alan uygulamaları yaşama geçirebilselerdi, ülkenin kaynaklarını çarçur etmeselerdi, yaratıcı üretken projeler geliştirip uygulayabilselerdi, koltuklarına yapışıp kalma yerine gerektiğinde istifa edecek kadar erdemli olsalardı, kamu otoriteleri dışındaki toplum dinamiklerini de gözardı etmeselerdi, kamu bütçesinin sosyal adalet ilkelerine uygun şekilde harcanmasını sağlayabilselerdi... Volkanlar hiç orada olur muydu?

Yerel yöneticiler; sürekli kaldırım taşları ile uğraşacaklarına insanların sorunları ile uğraşsalardı, gösteriş ve şatafattan uzak durabilselerdi, sivil toplum kuruluşlarını ve üniversitelere daha iyi iletişim kurabilselerdi, ihtiyaç sahiplerine balık vermek yerine balık tutmayı öğretselerdi... Volkam'a bu resimde yer olur muydu?

Sivil Toplum örgütleri; kısır tartışmalardan kaçınıp projeler üretebilselerdi, kendi içlerinde demokrasiyi işletip katılımcılığı sağlayabilselerdi, diğer STK lar ile işbirliği yapıp yetişmiş insanlardan oluşan entelektüel kaynakları etkin değerlendirebilselerdi, toplumu kucaklayıp söz yerine iş üretebilselerdi... Kaç Volkan daha bu resmin dışına çıkardı acaba?

Siyasi partiler, parti yöneticileri, milletvekilleri; ağalık sisteminden güç almasalardı, uzun vadeli çıkarların peşinde olabilselerdi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı gerçekten amaç haline getirselerdi, yolsuzlukları görmezden gelmeseler, yolsuzluklarla beslenmeselerdi, halkına ulusuna güvenebilselerdi... Volkanlar karanlık güçlerin elinde çaresiz oyuncak haline gelirler miydi?

Yalnız Volkan mı? Mehmet 13, Ayhan 14, Recep 15, Turgut 16, Selim 17, Ergün 18 yaşında ve şu anda caza ve tutukevlerindeler... Sayıları da seksene yakın.

Şehrin bir ucuna kurulmuş tutukevleri, jandarmalar sağlıyor güvenliklerini. Soğuk... ilk girilen kapıdan itibaren soğuk. Demir kapılar, demir kapılar, demir kapılar.. Kuruluş kapasitesinin iki katı insanı ağırlamakta buraları. Bin kişiye bir psikolog, bir sosyal çalışmacı bir öğretmen düşecek ama düşemiyor. Kadrolarda eksiklik var. Aynı koğuşun içinde günler, haftalar, aylar, mevsimler geçecek.. Okulda olması gerekenler tutukevlerinde; mektupsuz geçen günler, sevgisiz günler, ilgilenilmeyen birey olmuşlar. İşledikleri suç türü dışında bir çok suç ve suçlu türü ile de karşılaşıyorlar. Rehabilite edileceklerine kaşarlanıyorlar neredeyse... Dışarı çıktıklarında bir kısmı hemen birkaç gün içinde tutukevine geri dönüyor bu çocukların. Okula ya da işe yönelik bir eğitim olanağı sağlanmıyor, korkulu, kaygılı, mutsuz ve umutsuzlar... Toplum tarafından dışlanacaklarını damgalanacaklarını düşünüyorlar.

Çocukların yeri cezaevleri ve tutukevleri olmamalı. Onlar oraya girmeden daha bir çok şey yapılmalı. Ama tutukevlerinde bulundukları süre içerisinde de çok şey yapılmalı. Belki küçük ama sonuçları itibarıyla hiç de küçük olmayan şeyler.

Volkan bu resimde olmamalıydı. Sadece o değil hiç kimse bu resimde olmamalıydı. Bu çocuklar da bizim çocuklarımız. Bu çocukları şimdiden kazanmazsak, gelecekte kaybettiklerimiz bugünkünden daha az olmayacak... Hepimize daha çok görev düşmüyor mu?

*Av. Ali Ulusoy
www.happykids.com.tr
 

LAVİ nursengorsen

herrenk.gif

YAŞAM ve GÜZELLİKLERİ
Gönderen: Özlem İĞDELİ 8/B


Merhaba,
Bir kutu dolusu yaşam gönderiyorum sana
Sade bir kurdeleyle süslenmiş
Çöz kurdeleyi ve kaldır yavaşça kutunun kapağını...
Kocaman bir fırça ve sonsuz renk koydum kutuya.
Bir cennet resmi yapıp içine gir diye
Düşler serpiştirdim gizlice, düş kurmayı unutma diye....
Bir tane de elma şekeri yerleştirdim,
İçindeki çocuğu yeniden tadabil diye...
Güneşin batışını, billur suyun sesini,
Kırmızıyı, gelinciğin saflığını,
Taze ekmeğin kokusunu
Ve bir gülümsemenin sıcaklığını sığdırdım...
Ruhlarımız aç kalmasın diye...
Kutuya biraz da sevecenlik koydum, güçlü ol diye.
Çünkü acımasız olan güçsüzdür.
Beyaz bir güvercin uçup kendi kondu kutuya,
Barışı ve özgürlüğü sunmak için
Bir elma da koymadan edemedim
Paylaşmayı anımsayalım diye...
İçtenliği, umudu, neşeyi, bağışlayıcılığı,
Özgüveni ve açık yürekliliği de unutmadım
'Ben'in dışına çıkıp 'Biz'e ulaşabilelim diye.
Yaşamak için yarını bekleme
Al yaşamı kollarının arasına ve sımsıkı sarıl
Yaşamdan sadece almak yerine ona bir şeyler ver.
Kısacası bütünüyle 'insan' ol
Unutma,
Yaşam dokunması henüz bitmemiş,
Olağanüstü güzellikte bir duvar halıdır ve
Sana ait olan boşluğu yalnız sen doldurabilirsin.
Kimseyi kırmamak ve üzmemek şartıyla istediğin her şeyi dene
Bir gün sonsuzluğun bulutlarına oturduğunda
Ne aklın kalsın ne de kırık bir parça
Haydi, hemen başla...

DUYULMAYAN ANLAM ÇIĞLIĞI
deneme yazısı/yorum

EN UZAK MESAFE
Can Yücel


En uzak mesafe:
Ne Afrika’dır,
Ne Çin,
Ne Hindistan,
Ne seyyareler
Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…
En uzak mesafe:
İki kafa arasındaki mesafedir,
Birbirini anlamayan…
 

ÇIĞLIK-Munch

Gençlerde Toplumsal Baskıların Yarattığı Bunalım

13.gif

KÜÇÜK SERÇE*

Bunca çocuk "Anne" diye ağlaşır
Annelerin yerine babalar gönenir

Yürüyor Yörük saat son menziline
İki kırmızı bir beyaz gül
Annelerin en güzeline

Kendimi çalarım her akşamüstü
Tiye alır bir çalının dalında
Küçük serçe
kızıl ufuktan
yuvarlanan uydu Amerikan'ı

*:Vecihi Timuroğlu (Ekim 2003 Sanat Adam Dergisi'nden)

 

dervis.gif

BİR FELSEFE ve SANAT ADAMI:


Mevlana Celaleddin-i Rumi
İnceleme yazısı/Nurşen Görşen


Günümüzde yaşanan savaşların, ırkçı görüşlerin, düşüncede yaşanan kirliliklerin ve maddi değerlere olan ilginin artmasıyla dünyamızda sevgi yokluğu yaşanmakta.Yok edici anlayış her gün daha çok kişinin benliğine egemen olmakta. Dünyanın bu kaygı verici gelişmesine DUR! diyebilecek anlayışla Mevlana, 13. yüzyıldan bugüne şöyle sesleniyor insanlara:

GENE GEL, GENE
NE OLURSAN OL,
İSTER ATEŞE TAP, İSTER PUTA,
İSTER YÜZ KERE TÖVBE ETMİŞ OL,
İSTER YÜZ KERE BOZMUŞ OL TÖVBENİ,
UMUTSUZLUK KAPISI DEĞİL BU KAPI;
NASILSAN ÖYLE GEL.

Onun din, ırk, düşünce ayrımı yapmaksızın herkesi kucaklayan bu sözü, insanlık tarihi kadar geçmişi olan insan sevgisinin kaynaklarını arayan her insanda yankısını bulur. 'Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil' diyerek Doğu ile Batı arasında bir köprü oldu Mevlana. Çağdaşları Hacı Bekta-ı Veli, Yunus Emre gibi düşünce ve sanat adamlarını etkilediği gibi kendisinden sonra gelenlere de ilham kaynağı oldu.

21. yüzyılın yaşama getirdiği rahatlık ta, insanın içindeki boşluğu doldurmaya yetemiyor. Bu konuda da Mevlana insanlara şöyle sesleniyor:

'İnsanda o kadar büyük bir aşk, hırs, arzu ve üzüntü vardır ki yüz binlerce alem kendisinin olsa yine huzur bulamaz. Bu zevklerin, arzuların hepsi bir merdivene benzer. Merdiven basamakları oturup kalmak için elverişli değildir; üzerine basıp geçmek için yapılmıştır. Uzun yolu kısaltmak, ömrü bu merdiven basamaklarında heder etmemek için çabuk uyanan ve durumu bilen insana ne mutlu.'
'Bir can vardır canında o canı ara,
beden dağındaki gizli mücevheri ara!
Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara,
Amma dışarıda değil, aradığını kendi içinde ara!'

Mevlana engin bilgisini, insan doğasını en ince kıvrımlarına kadar kavrayan düşünce yapısını, Anadolu uygarlıklarının zengin birikiminden almıştır. Arap, Fars edebiyatlarını çok iyi biliyordu. Yunan filozoflarını, Yunan şairlerinin şiirlerini ana dilinden okuyordu. Hint-İran, Yunan mitolojisi, kutsal kitaplarda geçen öyküler, sonradan klasikleşmiş Arap ve İran halk anlatıları Mevlana'nın şiirlerinde yer alır. (Diva-ı Kebir, Mesnevi, Fihi-Mafih)

O'nun felsefesini ve sanatını anlamak için doğumu ve ölümü arasındaki çizgisine (yaşamına) bakmak gerekir:

30 Eylül 1207'de Belh'de doğan Mevlana ilk eğitimini; halkın,Bilginlerin Sultanı (Sultanü-l Ulema) diyerek andığı sufi eğilimli hukukçu ve söylevci olan babasından aldı. Dilinin tatlılığı, konuşmasındaki açıklığı ve nükteciliği ile babası eşsiz bir bilim adamı ve bir aydındı. 1230'da babasının ölümünden sonra, babasının görevlerini üstlendi ve camide halka vaaz vermeye başladı. Yetersizliğini hissederek, babasının arkadaşı Tirmizli Seyyid Burhaneddin'in yanında 9 yıl kalarak düşünce dünyasına büyük ufuklar açtı. Tasavvuf bilgileriyle, yeni bir düşünce evreni oluşturdu. Bu tasavvuf bilgilerinin kaynağı eski İran, Hint dinleri, özellikle Zerdüştlükten esinlenmekteydi.


Hayatını, bildiklerini halka öğretmek için adadı, derslerinde, sohbetlerinde ve yazdığı kitaplarda en karışık felsefe teorilerini, en zor kelam (sözcük) bilgisini en basit ifadelerle anlatıp yazmayı bildi. Tam bir varlık birlikçiydi. Hak ile halkı birbirinden ayırmaz, halkı Hak'kın bir sureti bir tecellisi olarak görürdü. Kusursuz bir sofi olarak, Hak'kı halkta görüp sevmek gerekliliğine inanır ve savunurdu. Her şey Hakkın bir tecellisi olunca, ortada suçlu-suçsuz, güzel- çirkin, iyi-fena diye bir şey kalmaz, bütün bunlar Hakkın çeşitli görünüşleri olurdu.
Mevlana, tasavvuf inancını sadece bir teori olarak benimsemeyip, günlük hayatına da uyarlamıştı. Bu bakımdan büyük ve içten bir hak dostuydu. Çocukları, kadınları, suçluları, hastaları, ayırt etmeden hepsine sevgiyle yaklaşır, sevgiyle davranır, bağlılık gösterir, saygı duyardı. Hükümdarlara, vezirlere, seçkinlere ayrıcalık tanımaz 'insan' kavramından yola çıkardı. Ona göre, insan önce kendisindeki kin, kıskançlık, hırs, merhametsizlik gibi kötü huyları görüp, onları eğittikten sonra başkalarını kınamalıydı. Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise bir ibadetin karşılığıydı. İyilik yapmak bir tür ibadetti ki, hem yapan, hem de yapılan kimse için yararı vardı. Dinlerin, felsefelerin, ahlak sistemlerinin insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolunda birer araç olduğunu görmüştü. Bu araçların herhangi birinde takılmak, durmak istemez, aslolan gerçeğe giden yolun 'aşk' olduğuna inanırdı. En küçük yaratıktan en ulu varlığa kadar yayılmış, insanın alıp verdiği her nefesle bir olan sonsuz bir sevgi. Bu sevgiyi besleyen sınırsız bir hoşgörürlük ve karıncadan Süleyman'a yaygın bir vefa idi onun aşkı.

Bu, insanların dıştan gördüğü evreni içten görüşü demekti. Bu sevgi coşkunluk durumu geçince tüm insanlara, tüm canlılara yayılır, iyiyi güzeli doğruluğu amaçlar. Ona göre Aşk insanı hırstan, kibirden, varlıktan ve benlikten kurtaracak tek ilaçtır. İnsan onunla bireysellikten kurtulur. Bu düşüncesini; 'Gerçek sevgilide suret yoktur. Güneş ışıkları duvara vurunca, duvar parlaktır, güzeldir. Fakat bu güzellik, bu parlaklık, duvarda, duvarın üstünde değil, güneştedir. Duvar yıkılsa bile güzellik güneşte sonsuzdur. Şu halde kerpice değil, güneşe gönül vermek gerek.' Diye tanımlar.

1241 yılında hocası Burhaneddin öldükten sonra Mevlana, medresede dersler vermeye başladı. 1244 yılında Tebrizli Şems ile karşılaşması yaşamındaki en büyük değişimi getirdi. Medresede ders veren, camide vaaz eden, ibadetle meşgul olan bir hocayken, Şems'in etkisiyle dersi, vaazı bıraktı. Kendini müziğe ve dansa (sema) verdi. Şiirlerinde o zamana kadar görülmemiş bir çoşku belirdi. Bu dönemini;'Hamdım, piştim, yandım' diye tanımladı.

İnsanlığın evrensel dilinin müzik olduğuna inanan Mevlanaya göre, 'Tanrı'nın dili Türk olsun, Rum olsun, Arap olsun aşıkların dilidir.'diyerek, İnsanlardaki birliğin müzikle oluşacağına inandı. Bu düşüncesine karşı çıkanlara şöyle demişti; 'Biz müzik ve dansla cennetin kapısının sesini duyuyoruz.'

Din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın tüm insanları kucaklayan Mevlana'nın kadına verdiği değer de insancadır. Evinde cariye kullanmayan, harem kurmayan Mevlana tekeşliydi. 'Kadın nedir, dünya ne? İster söyle ister söyleme; o neyse gene odur. Kadına gizlen diye emrettikçe onda, kendini gösterme isteği çoğalır. Halkta da o kadın ne kadar gizlenirse, onu görme isteği o kadar artar.' Gerçektende: Yapma, Etme, Görünme demek, isteği arttırır ancak, başka şeye yaramaz.
'Kadın Tanrı'nın ışığıdır, sevgili değil, yaratıcıdır, yaratılmış değil.' diyen Mevlana, evlenen oğlu Sultan Veled'e yazdığı ünlü mektupta, eşine bir soluk kadar bile haksızlık etmemesini buyurmuştu.

Mevlana 17 Aralık 1277 günü 66 yaşında Konya'da gözlerini kapadı. Cenaze töreni onun dünya görüşünün bir göstergesiydi adeta; kentli, köylü, bilginler, sufiler, ahiler, devletin ileri gelenleri, Hıristiyanlardan ve Yahudilerden oluşan büyük bir kalabalık katıldı. Nefirler, neyler, ziller, davullar çalındı, müritler sema yaptı ve babasının bugünkü türbesinin yanında toprağa verildi.

Mevlana'ya göre ölüm sonsuzluğa karışmaktı: 'Ben o padişah değilim ki, tahttan ineyim, tabuta bineyim. Benim buyruğum sonsuzluktur.', ' Ölümümüzden sonra mezarımızı toprakta arama; bizim yerimiz bilge kişilerin gönülleridir. Eğer mezarımı ziyarete gelirsen, üstündeki toprak oynar görünür sanma. Ey kardeşim, meclisime tefsiz gelme, çünkü Tanrı meclisinde gamlı olmak yaraşmaz.'

Sevginin kaynaklarını arayan her insanın uğrayacağı bir evren olan Mevlana en son şöyle der:

'BÜTÜN İNSANLARI SEV Kİ DAİMA ÇİÇEKLER VE GÜL BAHÇELERİ İÇİNDE BULUNASIN.
HER NEREDE VE NE HALDE OLURSAN OL, DOST VE AŞIK OLMAYA ÇALIŞ.
CÖMERTLİKTE VE YARDIM ETMEDE AKARSU GİBİ OL.
ŞEFKAT VE MERHAMETTE GÜNEŞ GİBİ OL.
BAŞKALARININ KUSURUNU ÖRTMEDE GECE GİBİ OL.
HİDDET VE ASABİYETTE ÖLÜ GİBİ OL.
TEVAZUDA TOPRAK GİBİ OL.
HOŞGÖRÜRLÜKTE DENİZ GİBİ OL.
YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL.'
 

   ÖĞRENCİ ÇALIŞMALARI:

KARIŞIK BASKI TEKNİKLERİ     KARIŞIK BASKI TEKNİKLERİ

LAVİ-Beril KORKMAZ-7A PASTEL TEKNİĞİ/İlay Yanık 6-A PASTEL TEKNİĞİ/Büşra BEZENG 5-A

NATÜRMORT-Eren ATAK 8-B  NATÜRMORT/Yiğit 8-A

MÜZİK EŞLİĞİNDE DUYGULARIN DIŞA VURUMU   MÜZİK EŞLİĞİNDE DUYGULARIN DIŞA VURUMU

 PASTEL TEKNİĞİ/İlay Yanı 5/B   DUVAR RESMİ/ NURŞEN GÖRŞEN

<a href="http://www.yonlendir.com">Yonlendir.com - Ücretsiz internet adresleri</a>

04.04.2005'ten itibaren

                                                                  nursen_gorsen@mynet.com

                                                                                            Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın