gorseldil.sitemynet.com
Görsel dil 2
Hakkımda
Nurşen GÖRŞEN Online Resim Sergisi/yağlıboya
AN'lardan İZ'ler/Nurşen GÖRŞEN Fotoğraf Sergisi
Benim Koleksiyonum
Öğrenci Durağı
Selma Hocadan Sizlere
Seçilmiş Sözler
Animasyonlar

Stereogramlar
Anıtkabir-Atatürk Müzesi'ndeki rölyef ve resimler
Görsel Söyleşiler
OP-ART
FELSEFE (yeni)
Atatürk Köşesi
çizilmiş resim ve şiirleri

Ceviz içi
Deneme Yazılarım
ÇOCUKLAR İÇİN PROJELER
Konuk defterim
x
x

Deneme Yazılarım


ÇOCUK VİCDANI VE BİZ*


Vicdan, her çocukta bir yetenek olarak bulunur doğuştan. Bu yeteneğin geliştirilebilmesi, çocuğun her şeyden önce yaşadığı çevreyle sürekli ve içten bir ilişkiyi sürdürmesine bakar.

Çocuğun kendisine belirli birtakım objeler seçip bunlarla köklü ilişkiler kurabilmesine, sevmeyi öğrenmesine, bir 'sen'e bağlanma olanağına kavuşmasına bağlıdır böyle bir gelişim. Tabii, sevi objesi ilkin anne ya da annenin yerini tutan bir başka kişidir, daha sonra baba alır onun yerini; ancak çok sonraları, ruhsal bakımdan olgun bir aşamaya ulaştığında, soyut idealler ve tanrı, sevi objesi seçilir çocuk tarafından. Çeşitli uyarmalarla ruhunda açığa vurur kendini. Her zaman ezeli ve ebedi ideallere sadık davranmaya zorlar. Vicdanın birleşik kaplara benzediği, 'mutlak'la aramızda doğrudan bağlantı kurduğu yolunda bir kanı yaşar içimizde: onun 'doğru'yu, 'iyi'yi, ve 'kötü'yü, neyin ahlaka uygun, neyin uygun sayılmadığını, neyi yapabilip, neyi yapamayacağımızı tüm kuşkulardan uzak biçimde aralıksız bize haber verip durduğuna inanırız. Ruhsal bir mercidir.

Çocukta yetenek halinde varolan vicdanın uyandırılıp geliştirilmesi, eğitim sorunudur. Bir insan içgüdüsel-narsistik karakter taşıyor, küçüklüğündeki bu özelliği büyüklüğünde de koruyorsa, çocukken eğitiminde istenmeyen, ama istenmeyişi yol açacağı tehlikeyi azaltmayan bir eğitim hatası işlenmiş demektir.

Küçük çocuklar, yaşamlarının ilk döneminde tümüyle ahlakdışı bir karakter taşır. Ama bu demek değildir ki, vicdan geliştirme gücü, bir yatkınlık olarak yoktur çocukta. Dünyanın herhangi bir yerinden bir süt çocuğunu alır da gözlemlersek, kendisinde bir vicdanın varlığı sonucunu çıkarmamızı sağlayacak bir belirtiye rastlayamayız. Ama vicdan geliştirme yatkınlığını normalde her çocuk barındırır bünyesinde. Bu yetenek bütün diğer yatkınlıklar gibi doğuştan kendisine verilmiştir. Bütün canlılarda gözlemlenen, belki canlı ye da cansız tüm nesnelerin özünde yatan normatif yasa, insanın varlığında sürdürür egemenliğini; bu yasa uyarıncadır ki, yıldızlar dönüp durur, tüm canlılar çevrelerine uyum gösterir, yaralar kendiliğinden iyileşir vb. ruhsal-ussal bakımdan insanda da böyle normatif bir yasanın etkinliği vardır. Küçük çocukları erkenden başlayıp, kendilerine gösterilecek sevgiyi uygun davranışlarla adeta hak edecek gibi eğitmek, sertlikler ve zorlamalardan kaçınarak küçük yaşta böyle bir eğitimi başlatmak son derece önemlidir. İçgüdüsel özverilere alıştırma işini daha süt çocukluğu döneminde ele almak gerekir. Çocuktaki sevme ve özdeşleşme yeteneği vicdan oluşumuna katkıda bulunur. Eğitimle ve çevresel-toplumsal etkiyle yavaş yavaş gelişip ortaya çıkar. Vicdan oluşumuna katkıda bulunan bir yığın faktörün yanı sıra bir bölümü çocuğun kendi ruhunda saklı yatar, bir bölümü dıştan sürdürür etkinliğini. Hepsi ortaklaşa ve aynı zamanda etkinlik gösterir.

Eğitimle Vicdan

Her eğitimin karakteristik özelliği, psikolojik olaylarla bunların izlediği seyirden yola çıkması, yetişmekte bulunan insanda vicdan diye bir duygu gelişimi ve oluşumunu göz önünde tutmasıdır. Eğitimin en ilkel biçimi olan hayvan eğitimi bile uygulamalı psikolojiden başka bir şey değildir. Daha Pawlow herkesin dikkatini çeken deneylerine girişmeden çok önce, eğiticiler psikoloji alanında şartlı refleks yasasını biliyor, hazla ödüllendirme, elemle cezalandırma mekanizmasına eğitsel amaçlar uğrunda başvuruyorlardı. Kendisinden isteneni yapması durumunda bir ödül, bir haz sağlanması, itaatsizlik durumunda ise cezalandırılması, yani bir elemle karşısına çıkılması sonucu çocuğun kendisinden beklenen eğitsel ve ahlaksal davranışları gerçekleştireceği çok eskiden beri bilinmektedir. Aradığı hazza kavuşmak ya da karşısına çıkarılabilecek cezanın eleminden kaçmak isteyen çocuk eğitsel buyurulara uyuyor ve pek çok kez talim ettikten sonra kendisinden beklenen davranışları otomatik olarak yapmaya başlıyordu.

Çocuklar eğitilirken izlenen yol, eski ayı terbiyecilerinin izlediği yolun aynıydı. Ayı yavrusu alttan kızdırılan bir saç üzerine zorla çıkarılır ve her an havada inmeyi bekleyen, gerektiğinde de inen kırbaç darbeleriyle bulunduğu yerden ayrılması önlenir. Sacın sıcaklığı hayvanın pençelerini yakar, hayvan da arka ayakları üzerinde dikilerek kıpırdanabileceği daracık alanda daha serin bir yer bulmaya çabalar, bu çabası da kendisini seyredenler üzerinde bir oyun izlenimi uyandırır. Sonunda ayının saç levhadan inmesine izin verilir, çabasını ödüllendirmek için de kendisine nefis bir yiyecek sunulur. Bu egzersizler yeteri kadar tekrarlanır, derken iş o duruma vardırılır ki, hayvan terbiyecisi daha kırbacı havaya kaldırıp nefis yiyeceği gösterir göstermez ayı oynamaya başlar. Bundan böyle kızgın sacın gereği kalmaz kuşkusuz. Şartlı refleks yoluyla hayvan o düzeye getirilir ki, kendisini işkenceyle yetiştirmiş terbiyecisinin belli bir işaretini algılar algılamaz oynamaya başlar; böylece, yavru ayı oyun oynayan ayıya dönüştürülür ve seyircilerin karşısına çıkarılıp onları eğlendirmeye hazır duruma getirilir.

Prensip bakımından bütün hayvanların eğitimi böyle bir yol izler; insan yavruları üzerinde uygulanan eğitim de bundan farklı değildir. İnsan yavruları öğrenme konusunda hayvanlardan çok ileridir; çünkü ruhları daha esnek olup daha çok değişim yeteneğine sahiptir. Ceza karşısında duyulan gerçek korkudan kurtulmak için pek yalın bir çeşit vicdan gelişir ruhta; yasak bir eyleme girişmek gibi bir ayartıyla karşı karşıya kalır kalmaz, bu vicdan kişiyi uyarır, ona şöyle der: "Ayartıya karşı durmazsan, falan falan cezayı göze al! Ama seni eğitenin istediği gibi davranırsan, karşılığında bir ödülle ödüllendirileceğinden kuşku duymayasın! Güzel güzel armağanlar alır, takdir edilir, el üstünde tutulur, sevilip okşanırsın!"

İlkel vicdanın yapı taşları, ceza korkusu ile sevisel kazanım isteğidir. Örneğin altını pisletme yolunda içinden gelen dürtüye uymak istediği zaman ilkel vicdanı uyarır çocuğu: "Sakın ha, yoksa annen memnun kalmaz senden, kızar sana!" annenin kızmasına çocuk ceza diye, sevgi kaybı diye bakar. Annenin isteklerine inatla karşı koyan çocukta bile, altını pisletmemeye alıştırılırken bir vicdanın geliştiği görülür. Kızmanın ne anlama geldiğini, yaptığı şeyin doğru sayılamayacağını pekala bilir çocuk. Ama bir yolunu bulup erişkin insanı üzmek, ona rahatlık vermemek ve bu yoldan söz sahibi olmak, inatçı çocuk için daha haz vericidir. Ancak çıkartı karşısından bir nefret ve tiksinti duygusunun içlerinde filizlenip yeşermesinden sonradır ki, çocuklar eğitim açısından kendilerinden isteneni yerine getirmeye yanaşır. Tıpkı altını pisletmemeye alıştırılmasında söz konusu olan prensip uyarınca, çocuk, büyürken başı sonu pek seçilemeyecek ve sayıya gelmeyecek kadar çok ahlak kuralını benimser, içe aktarır onları ve sonunda kendi vicdanından kaynaklanan isteklermiş gibi görür. Akla gelen bütün eğitsel yöntemler çocukta bir vicdan gelişimini amaçlar, bunu gerçekleştirmek üzere çalışır; ta ki çocuk tüm hak ve hukuk, adet ve anane gereklerine bir iç zorlama sonucu kendiliğinden uyabilsin. Hemcinsleriyle özdeşleşen çocuğun ruhunda zamanla bir kardeşlik, bir sorumluluk duygusu uyanır ve çocuk mutlak ideallere karşı bir yükümlülük hissetmeye başlar.

Wundt'a göre vicdan soy yaşamsal bir gelişimin ürünü olduğu kadar, insanın uyum (adaptasyon) yolundaki çabalarının da bir ürünüdür. Çocukta uyum çabasını mümkün kılan bir gücün bulunması gerekir ki, içgüdüsel-narsistik-bensever tipler, bencil-egoist tipler yetişmesin. Her türlü eğitim, insanda var olan normatif eğilim temeline dayanır; böyle bir eğilim başından beri insanda bulunmasaydı, hiçbir eğitim başarıya ulaşamazdı. Vicdanın sesi çocuğun içe aktardığı (yani kendi ruhu içine alıp benimsediği) eğitici kişinin sesidir. Büyük çocuklarda da vicdanın sesi, annenin, babanın yada kendisine saygı duyulan bir başka kişinin sesinden ayrı bir şey değildir.

Öğrencilerine kompozisyon konusu olarak "İçinizde işittiğiniz ses kimin sesine benziyor? Bu ses size kimi anımsatıyor?" sorusunu veren bir öğretmen birçok öğrencisinden yeni şeyler içeren yanıtlar almış. On yaşında bir köylü çocuğu örneğin şöyle yazmış: "Bir şey yapmaya kalktım mı içimdeki sesi işitiyorum. Oysa başka zamanlar duymuyorum bu sesi. Canım Frenk üzümü istedi mi diyelim, susuyor ses. Çünkü Frenk üzümü toplamam yasak değil, ama çiftliğimizdeki marangoz atölyesine gidip de bir bıçak almak, kendime bir sırık yontmak geçti mi kafamdan, içimdeki sesi işitiyorum, 'Sakın ha, sakın!' diye uyarıyor beni. Babam kendi araç ve gereçlerini kullanmamı yasakladı; bıçak falan gibi şeylerin ağızlarını körletiyormuşum da. 'Sakın ha, sakın!' diyen ses, babamın sesi. Bana sanki babamın sesini işitiyormuşum gibi geliyor. Tıpkı babamınki gibi bir çınlayışı var. Babam yanı başımda olsa, o da öyle diyecekti: 'Sakın ha, sakın!' ama babam yanı başımdayken de aynı sesi içimde duyuyorum. İçimden gelen ses öyle ki, sanki kendi kendimle konuştuğumu işitiyorum."

Bir sanı. Gerçekte ses falan yok ortada. İnsan ne yapması gerektiğini, ama kendisine kalsa ne yapacağını ya da ne yapmak istemediğini, oysa yapması gerektiğini bilir. Yapılmayacak bir şeyi yaptı mı, o şeyi yapmaması gerektiğini haber veren duygu uyanıyor içinde. Örneğin, "babam dışarıda yakacak odun kırar da ben içerde oturur, elime bir kitap almış okursam ya da başka bir şey yapmazsam, o zaman o duygunun kıpırdandığını duyuyorum içimde. Kendi kendime, böyle tembelliğe kaçacağıma babama yardım etmem gerekirdi diyorum."

İçten gelen ses konusunda edebiyattan bir örnek; 1799-1846 yılları arasında Cenevre'de Rodolphe Toepffer adında bir yazar, bir karikatürist, bir eğitici yaşamış. Üstün bir neşe ve sevimli bir mizah taşan çizgileriyle insanın güçsüz yanlarını dile getirmişti. Fransız karikatüristi Honore Davmier'in manevi bir kardeşi ve öncüsü sayılan Rodolphe, edebiyat alanındaki başarılarından çok, nükte taşan çizgileriyle bugüne dek ününü korumuştur. Soylu bir ailenin çocuğu olup mürebbiyelerde yetişen sanatçı, bir yerde şöyle yazar: "Uzun süre vicdanımın sesini öğretmenimin sesinden ayırt edemedim. Ayrıca, vicdanım ne zaman bana seslense, öyle sandım ki, üzerinde kara giysisi, yüzünde hocalık ifadesi ve burnunda gözlüğüyle öğretmenim karşımda dikiliyor."

Kanıtlandığı gibi, okul döneminin bitimine kadar vicdanın sesi çocuk için çevresini kuşatıp, onun otorite gözüyle baktığı kişilerin sesidir henüz. Sonradan çocuk, başlangıçta otoritesi altında yaşadığı kişilerin kendisine yönelttiği vicdansal buyruklarla öylesine özdeşleşir ki, içinden ses kendi sesine dönüşür. Nihayet ses, çeşitli yönlerden gelen etkilemelerle giderek olgunlaşır, kişilik üstü nitelik kazanır, çocuğun sesi olmaktan çıkarak Tanrı'nın sesi aşamasına yükselir.

Vicdan oluşumu eğitime bağlıdır. Çocuk başındaki eğiticileri ve onların ahlaksal buyruklarını bilinçsiz yoldan içine aktarır ve sonradan bu buyrukların 'kendi içinden gelen bir ses' gibi algılar; bütün dünyayla arasında kurulacak bağlantı ve bu bağlantının kendisine yükleyeceği yükümlülükler konusundaki bilgisinin artması sonucu da kimi ahlaksal buyruk ve istekleri yine ilerde içine aktarıp benimser. Ancak, kendileri fark etsin ya da fark etmesin, vicdan eğitimi konusundaki ilk yapı taşlarını anne ve baba koyar. Vicdanın çekirdek bölümü erken çocuklukta ve aile ocağında gelişir, sonradan bu çekirdek çevresinde yavaş yavaş başka katmanlar oluşur.

Vicdan eğitiminde izlenecek en doğru yol, gevşeklik kadar katılıktan da uzak o altın değerindeki orta çizgidir. Eğiticiye düşen görev, yerinden oynatılamayacak ideallerle beşeri-çocuksal yetersizlikler arasında sabırlı ve iyi yürekli bir aracı rolünü oynamaktır. Bir yardımcıdır eğitici, yol göstericidir, çocuk tarafından işlenen hataların öcünü almakla görevlendirilmiş bir kişi değildir ve vicdan eğitiminin bir reçetesi varsa, o da şu sözlerle dile getirilebilir: "Suaviter in modo, fortiter in re!" Anlamı aşağı yukarı şöyle: "İlkelere sıkı sıkıya bağlanma, ama uygulamada yumuşak davranışı benimse."

*Hans Zulliger'in "Çocuk Vicdanı ve Biz" adlı kitabından özetlenmiştir.)
Nurşen GÖRŞEN/Sanat Eğitmeni
nursengorsen@hotmail.com
http://gorseldil.egitimi.com
***************************

 

GENÇLİĞİN TOPLUMSAL KONUMU, SORUNLARI VE DEĞERLER SİSTEMİNDEKİ DEĞİŞİM*
Kitap Özeti/Nurşen GÖRŞEN



12 Eylül Harekatıyla birlikte Türkiye'de en çok suçlanan toplum kesimlerinden biri gençlik olmuştur. Türkiye'nin 12 Eylül öncesi içine düştüğü toplumsal-ekonomik bunalım ve çalkantıların ve siyasal terörün sorumluluğu çoğu kez gençlik kesimine yüklenmek istenmiştir. 12 Eylül Harekatından sonra da gençlik kesimi ciddi bir biçimde denetim altına alınmaya ve sözde, Kemalist ilkeler doğrultusunda yönlendirilmeye çalışılmıştır. Gerçekten de Türkiye gibi gelişme süreci içinde bulunan, ciddi ekonomik ve toplumsal sorunları olan bir toplumda, ülkenin geleceği olan gençliğin dikkatle izlenmesi ve yönlendirilmesi gerekir. 2000'ler Türkiye'sinde nüfusun %25'inden fazlasının gençlerden oluştuğunu hatırlatırsak, gençlik konusunun toplumumuzun geleceği açısından ne denli önemli olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Gençliğin enerjik, dinamik ve esnek bir potansiyel güç olması nedeniyle, dikkatle yönlendirilmesi ve eğitilmesi gerekir. Hele Türkiye gibi hızlı toplumsal değişme süreci içinde bulunan toplumlarda, toplumun geleceği açısından bu sorun daha da güncellik kazanır. Sağlıklı toplumsal ilişkilerin geliştirilmesinde karşımıza çıkan sorunlardan biri de gençliğin yetiştirilmesi, gençliğin güç ve enerjisinin çağdaş değerler doğrultusunda kanalize edilmesi sorunudur. Zaten Atatürk'ün Cumhuriyet ve Devrimlerin koruyuculuğunu Türk gençliğine bırakması da onun gençliğe verdiği önemi açıkça vurgulamaktadır. Çünkü her zaman ve her toplumda gençlik toplumun geleceğidir.

Toplumbilimsel açıdan gençlik olgusu, son derece karmaşık, çok boyutlu ve önemli bir olgudur. Biz, bu araştırmamızda, gençlik-toplum ilişkisi üzerinde durarak, gençliğin toplumsal konumu ve işlevi konusundaki kimi görüşlerimizi belirtmeye çalışacağız. Araştırmanın temel amaçlarından biri; gençliğin toplumsal sorunlar konusundaki tutum, davranış ve görüşlerini belirlemek, gençlik sorunlarını saptamak ve bu sorunlar konusundaki çözüm önerilerini ortaya koymaktır.

Gençlik, belirli bir toplumsal yapı içinde, özgül toplumsal biçimlemenin oluşturduğu ve toplumsal gelişme süreci içerisinde, tarihsel olarak biçimlendirdiği, nesnel bir toplumsal katmandır. Toplumların geleceğini oluşturan gençlik, toplumun en devingen, en yaratıcı kesimi olmak nedeniyle, tarih boyunca toplumların gelişmesinde belirleyici bir rol oynamış, her zaman yöneticilerin ilgisini çekmiştir.

Çoğu kez gençlik konusundaki görüşler bir farklılık göstermektedir. Batıda ve ülkemizde yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu, gençliğin bir kesimi olan öğrenci gençliği ile özdeşleşmiştir. (Sidney Hook, İsmet Giritli, Ahmet Taner Kışlalı) Bunun nedeni de gençliğin farklı amaçlarda farklı biçimlerde algılanması ve ele alınmasıdır. Biz önce gençlik nedir? Sorusuna yanıt aramaya çalışacağız. Gençlik çeşitli açılardan tanımlanabilir;

1- Nüfusbilim açısından gençlik: 15-25 yaş kümesinin kapsadığı toplumsal küme olarak tanımlanmaktadır. Genel olarak, 25 yaş üst sınır olarak benimsenmekle birlikte, alt sınır için görüşler farklılaşmaktadır. Bazı araştırmacılar 25 yaşın altındaki tüm nüfusu gençlik olarak tanımlarken, Birleşmiş Milletler 12-25 yaş grubunu, Türkiye Resmi İstatistikleri 12-24 yaş grubunu gençlik olarak almaktadır.
2- Toplumsal açıdan gençlik daha değişik bir biçimde tanımlanmaktadır. Nüfusun buluğa ermesi ile toplumsal yaşamda tam sorumluluk alma dönemleri arasında kalan kesim gençlik kesimidir. Gençlik dönemi, insanların toplumsal ve bireysel açıdan en devingen, en enerjik dönemidir. Toplumsal yaşama hazırlık dönemidir.
Bireysel yönden, gençlik dönemi, kişiliğin oluştuğu ve bireyin toplumsallaştığı dönemdir. Çocuklukla, yetişkinlik arasında yer alan bu dönem, tüm yaşama biçim verecek olan psiko-biyolojik ve toplumsal şekillenme ve gelişme çağıdır. Bu nedenle eğitim ve öğretim süreci bu biçimlenmenin şu ya da bu yönde olmasında önemli olmaktadır. Bu çağda insan kolaylıkla yönlendirilebilmektedir. Eğer bir toplumun belirli ve sağlıklı bir gençlik politikası yoksa, bu toplum her zaman önemli toplumsal çalkantılara gebe demektir.
Toplumsal açıdan, gençliğin oluşması ve biçimlenmesi, içerisinde yaşadığı toplumsal yapı ve bu yapı içerisindeki sosyoekonomik statüsü tarafından belirlenmektedir. Bu nedenle gençlik, içerisinde yaşadığı toplumsal yapının özelliklerini kendi toplumsal kişiliğine aktaracaktır.
Sağlıklı bir sosyo-ekonomik yapıdan yoksun bir toplumda, sağlıklı bir gençliğin yetişmesini beklemek de büyük bir iyimserlik olur. Çünkü gençlik duyarlıdır ve toplumun sorunlarından etkilenir. Hele toplumun gelişme çizgisi gençliğin geleceğini güvence altına almıyorsa ya da gençlik, geleceği konusunda ciddi kaygılar duyuyorsa, bu toplumun geleceği açısından daha da sorunsal bir durum yaratır. Gençlik bugün ve gelecek için toplumsal etkinliği ve önemi yüksek olan bir toplumsal kesimdir. Toplumun itici gücü olan ve toplumun sürekliliğini sağlayan gençlik, aynı zamanda toplumun geleceğidir. Bu geleceği zamanında iyi yönlendirmek gerekir. Çünkü "ağaç yaşken eğilir" ya da " ne ekersen onu biçersin" görüşleri en çok gençlik için geçerlidir. Bunun en açık örneğini 12 Eylül öncesi dönemde hep birlikte yaşadık. Toplum olarak bundan sonraki dönemlerde daha duyarlı ve akılcı olmamız gerekmektedir. Bu konuda, başta devlet olmak üzere tüm toplumsal kurumlara ve özellikle eğitim öğretim kurumlarına ve aileye önemli görevler düşmektedir. Gençliğin her şeyden önce geleceğini güvence içinde görmesi, toplumsal değer ve normları benimsemesi, toplumsal değişme sürecine katkıda bulunduğunun bilincine varması gerekir. Eğer toplum olarak sorumlu bir gençlik yetiştiremiyorsak, onları toplumun sağlıklı gelişmesine katkıda bulunacak biçimde yönlendiremiyorsak ve özellikle iş güvencesi sağlayamıyorsak, gençlerden çok şey beklemeye da hakkımız olmayacaktır.
Gençlik, çağdaş toplumlarda güçlü ve harekete geçirici , önemli bir demokratik potansiyel oluşturmaktadır. Özellikle 1968'lerden bu yana, birçok ülkede meydana gelen toplumsal ve siyasal eylemlerin kökeninde, gençlik hareketleri görülmektedir. Toplumun en dinamik ve enerjik kesimi gençlik, ileriye yönelik görüşleri ve baskı gücü ile bazı toplumsal mekanizmaları, harekete getirmek suretiyle, toplumun değişme ve gelişmesinde aktif bir rol oynamakta ve hatta kimi kez sürükleyici olmaktadır.
Toplumsal ilişkiler ve değişme açısından gençlik konusu, hem eski ve sürekli hem de güncel önemli bir konudur.
-Eski ve süreklidir çünkü insanlığın toplumsallaşması sürece ve uygarlığın doğuşundan bu yana, gençlik konusu, üzerinde durulan önemli bir sorun oluşturmaktadır.
-Gençliğin toplumsal işlevi aynı zamanda güncel ve önemlidir çünkü her toplumda şu ya da bu biçimde gençlik dinamik bir güç olarak toplumsal sorunlara ilgi duymuştur, toplumun geleceği ile ilgilenmiştir. Çağımızda öğrenci ve gençlik hareketleri yöneticileri ve sorumluları toplumun geleceği konusunda düşündürmeye başlamıştır. Özellikle az gelişmiş ülkelerde siyasal etkilere bağlı olarak, her şeyden önce de toplumda egemen olan sosyoekonomik yapıya ve belirli bir aşamada ağır basan ideolojik inançlara bağlı olarak, gençlik toplumun çelişkileri konusunda tavrını açıkça ortaya koymaktadır.
Toplumun durumu ve geleceği, her çağda düşünen tüm insanlar için derin bir ilgi konusu olmuştur. Bilim adamları da siyaset adamları gibi, doğal olarak gençlik soruları ile çok yakından ilgilenmişlerdi. Toplumun geleceği için duydukları kaygılardan doğan bu ilgi, geleceğin gerçek sahibi olan gençliğin sorunlarını kaçınılmaz bir biçimde gündeme getirmiştir.
Toplumdaki mevcut koşullar ve çelişkiler sürekli olarak değişmektedir. Bu nedenle gençlik ve toplum ilişkilerini inceleme yöntemleri de , duruma göre çeşitlilik göstermekte ve değişmektedir. Sosyoekonomik yapılara bağlı olarak, bu sorun değişik açılardan ve değişik yollardan ele alınmaktadır. Hatta, benzer sosyoekonomik yapı içerisinde bile, bu soruna yaklaşma biçimlerinin farklı olduğu da görülebilmektedir.
Gençleri mesleki ve toplumsal açıdan yönlendirme, bu gün her toplum için temel sorunlardan biri durumundadır. Türkiye'de 12 Eylül sonrası dönemde uygulanan depolitizasyon da bir ölçüde başarılı olmuş, olumsuz bir yönlendirme biçimi olmuştur.
Gençliğin toplumsal işlevinin ve gençlik sorunlarının öneminin gittikçe arttığını bugün herkes kabul etmektedir. Ancak bazıları bunu dünya nüfusu içinde gençlerin sayısının ve oranın artmasına bağlamaktadır. Oysa gerçekte, sanayileşmiş ülkelerin çoğunda, gençliğin tüm nüfusa oranı, gelişmekte olan ülkelerde doğum oranının yüksek ve ortalama yaşam süresinin kısa olması nedeniyle düşüktür. Az gelişmiş ülkelerde genç nüfus oranı, gelişmiş ülkelere oranla daha yüksek olmaktadır. (Örneğin 15-25 yaş grubu gelişmiş ülkelerde ise nüfusun %18'ini oluştururken, gelişmekte olan ülkelerde ise, nüfusun %15'ini oluşturmaktadır.)
Toplumsal yaşam sürecinin,bağımlı çocukluktan bağımsız ve sorumlu yetişkinliğe geçişi belirleyen gençliğin ve gençlik çağının yaş dilimleri toplumdan topluma farklılık göstermektedir. Öte yandan her yaş grubunun ayırıcı özellikleri, en iyi şekilde, değişik yaş grupları arasındaki karşılaştırmalarla ortaya çıkartılabilir. Bu ilişkilerin niteliği de, egemen olan toplumsal süreçleri de etkiler.
1- Henüz farklılaşmamış, basit bir toplumsal yapıya sahip olan ilkel toplumlarda, yaşam süresinin çok kısa olması, ölüm oranının yüksek olması nedeniyle, gençlik dönemi son derece erken bitmekte ve gençliğin yetiştirilmesinde önemli sorunlar ortaya çıkmamaktadır. Genç kuşağın eğitim ve öğretimi sorun oluşturmadığı gibi gençler toplumsal yükümlülükleri ve alışkanlıkları kazanmada da çok az güçlük çekilmekteydi. Toplumdaki katı hiyerarşi ve toplumsal yapı, her yaş grubunun işlevini kesin bir biçimde ayırmakta ve denetlemekteydi. (Örneğin Isparta'da 6-30 yaş grubundakiler devletçe örgütlenmekte ve daha yaşlılarca denetlenmekte, 18-30 yaş grubundakiler askeri eğitimden geçirilmekte ve ancak 60 yaşından sonra senatör olunabilmekte, 30 yaşında yurttaşlık kazanılmakta idi.
2- Ortaçağda, okul ve üniversitelerde genel olarak öğrencilerin yaş gruplarına göre ayrılması söz konusu değildi. Bu dönemin feodal toplumsal sistemi, bireyde ayrıcalıklı bir sınıfa bağlılık duygusunu geliştirecek biçimde düzenlenmişti. Çocuk ve gençler arasındaki oyun ve dayanışma, yaş gruplarına göre değil, toplumsal kökenlere göre olmaktadır. Bu deneyle de gençlik bir bütün olarak varlığını ortaya koyamamaktadır.
3- Kapitalistleşme süreci ile birlikte durum dikkati çekecek biçimde değişti. Üretim ilişkilerine bağlı olarak çalışma koşullarının ve toplumsal etkinliklerin giderek karmaşıklaşması ve iş bölümünün artmasıyla, çocukluk ve gençlik dönemi uzamaya başlamıştır.
Toplumsal yaşama hazırlık dönemi niteliğinde olan çocukluk ve gençlik dönemindekilerin, eğitim-öğretim işlevini ailenin yürütmesi olanaksızlaşmıştır. Devlet bir ölçüde bu işlevi yüklenmek zorunda kalmıştır. Bugün eğitim-öğretim işlevini aile, okul ve iş olmak üzere üç kurum ortaklaşa yüklenmiş olmaktadır. Kitle iletişim araçları, aile ve okul üçüncü bir güç olma özelliği kazanmıştır.
- Aile, çocukluğun ilk döneminde belirleyici bir rol oynamasına rağmen, daha sonra etkisi gittikçe azalmaya başlar. Özellikle ilk yaşlarda, ana ve babalarca aşılanan fikirler ve anlayışlar büyük ölçüde kalıcı olmaktadır. (Puaget) Ancak eski dönemlerin yasaklama ve baskı yöntemlerine dayanan eğitim, aile yapısının değişmesiyle birlikte, anne ve babanın manevi otoritesi biçimine yönelmiştir. Aile demokratikleştikçe, aile içi eğitim de demokratikleşmiştir.
- Günümüzde en önemli toplusallaştırma kurumu okuldur. Ancak eğitim ve öğretim sadece okulun denetiminde değildir. Günümüz gençliği, okulun denetiminde olmayan birçok değişik bilgi kaynağından yararlanabilmektedirler.
Sinema, televizyon, tiyatro, gazete, dernek, parti, kitaplar gibi farklı kaynaklar, gençlerin toplumsallaşmasında önemli işlevler görmektedirler. Bugünün öğretimi, tek bilgi kaynağı olmaktan çıktığı için, çok meslek üyesi gibi resmi otoritesi azalmıştır. Gençler kendilerine göre değerler oluşturmakta kimi kez de daha önce oluşmuş toplumsal değer ve davranış kalıplarına karşı çıkmaktadırlar. Toplumun geri kalan kesiminden, bir ölçüde de olsa ayrılan gençlik, çağımız toplumlarında kendi özgül saygınlık ve önderlik ölçülerini oluşturmakta ve bunların topluma egemen olmasını arzulamaktadır. Ancak gençlik de kendi içinde homojen bir grup oluşturmamaktadır. Toplumdaki farklı toplumsal ve kültürel değerler, ekonomik farklılıklar bu heterojenliğin temelini oluşturmaktadır. Toplumdaki sosyoekonomik eşitsizlikler ne denli büyükse, gençliğin heterojenlik derecesi de ol denli yüksek olmaktadır. Bugün pek çok ülkede gençliğin bölünmüşlüğünü ya da kamplaşmasını, bir ölçüde de olsa bu biçimde açıklamak olanaklıdır.
Gençliğin toplumsallaşmasında bugün, kitle iletişim araçları da en azından aile ve okul kadar önemli olmaktadır. Kitle iletişim araçlarının hızla gelişmesi ve yayılması, bilgilerin de hızla yayılmasına neden olmaktadır. Bu şekilde yetişkinlerin kapasite ve anlayışlarının üstünde sağlanan bilgi kaynakları, gençliği ana-baba ve öğretmenlerle karşı karşıya getirmektedir.
Yetişkinlerin bireysel denetim girişimleri etkisiz kalmaktadır.(Örneğin; yasal önlemlerle rağmen 16 yaşından küçüklerin belli filmleri görmeleri engellenememektedir.)
çağımızda toplumsal etkinliklerin yapısı daha karmaşıklaşmış, toplum daha hareketli hale gelmiş ve deneyimlerin yeni kuşaklara geçişi daha karmaşık biçimlere bürünmüştür. Bu ise, kuşaklar arası ilişkileri etkilemekte, kimine göre de kuşak çatışmasına neden olmaktadır.
Özellikle 1968'lerden bu yana kapitalist ülkelerde görülen öğrenci eylemleri, çoğu kez bir kuşak çatışması biçiminde yorumlanmak istenmiştir. Hatta gençliğin, toplumun geri kalan kesiminden ayrı ve ona zıt bir sınıf olarak tanımlayanlar bile olmuştur. Oysa, gençlik hiçbir zaman sınıfsal bir nitelik taşımaz. Sınıflı toplumlarda gençlik kesimleri, içinde bulundukları sınıfların niteliklerini taşırlar. Her kuşağın kendi devrimcileri ve gericileri vardır. Gençliğin bir kesimi sınıfsal konumu nedeniyle ilerici fikirlere bağlanırken, bir kesimi de gerici fikirlere sarılabilir. Gençler bu fikirlerini, yargılarını ve davranış biçimlerini, ya büyüklerinden ya da "manevi babalarından" alırlar. Ancak ideolojilerin bir ölçüde gerilediği çağımızda başka değerlerin sürükleyicisi olduğu gözlenmektedir.
Kapitalist toplumlarda toplumsal çelişkiler toplumun farklı kesimlerini etkilemekle birlikte, çelişki, dengesizlik ve sömürüye en çok tepki gösteren ya da isyan eden toplum kesimi gençlik olmaktadır. Gençlik grubunda iş bulamayanların oranının diğer kesimlere göre daha yüksek olması da gençleri gelecek açısından daha da tedirgin eden bir nedendir. Oysa eski sosyalist ülkelerde işsizlik sorununun çözümlenmiş olması nedeniyle, gençliğin bu konuda bir kaygısı söz konusu değildir. Ancak bugün o ülkelerdeki belirsizli ve çalkantılar onları da tedirgin etmiştir.
Toplum tipi ne olursa olsun, gençler deneyimlerinden ve bilgilerinden yararlandıkları büyüklerinin yardımına ve önderliğine her zaman gereksinme duyarlar. Ancak yetişkin insanların bu önderlik işlevinde son derece dikkatli olmaları gerekir. Bu da bilinçli ve özgür bir gençlik yetiştirmekle olanaklıdır. Bu konuda başta devlet olmak üzere demokratik toplumsal kurumlara ve siyasal güçlere de önemli işlevler düşmektedir. Türkiye';nin içinde bulunduğu bu geçiş döneminde, gençleri iyi yönlendirebilmenin temel koşullarından biri de kuşkusuz onları Kemalist ilkeler doğrultusunda yönlendirmek, onlara demokratik davranış görüntüleri kazandırmaktır. Bu ise demokratik bir ortamda, demokrasinin tüm kurum ve kurallarının işlediği bir toplum düzeninde olanaklıdır.
Demokrasi kültürü ve demokrasi bilincinden yoksun bir gençlikten demokratik bir davranış içinde olmasını beklemek doğru olmaz. En azından gerçekçi değildir. Gençliğin toplumsal sorumluluğunun bilinciyle yetişmesi ise, her şeyden önce demokratik bir eğitim sistemiyle mümkündür. Aile, okul ve öteki kurumlar kadar bu konuda önemli görevler yüklenecek kurumlardan biri de, demokrasinin vazgeçilmez öğeleri olan siyasal partilerdir. Gençlik örgütleri, kültür-sanat etkinlikleri ve sürekli eğitim çalışmalarıyla demokratik nitelikteki siyasal partiler, gençliğin eğitilmesi konusunda etkili olabilirler, yeter ki sağlıklı gençlik politikaları saptamış olsunlar. Bu politikaların da sağlıklı olabilmesi için ciddi bilimsel araştırmalara dayandırılması gerekir.

*:Prof.Dr. İbrahim ARMAĞAN'ın "Gençlik Gözüyle Gençlik-21. Yüzyıl Eşiğinde Türkiye Gençliği" Kitabı


******************************


DÜNYANIN HARİKALARI
Nurşen GÖRŞEN*


"Dünyanın yedi harikası" denince aklınıza neler geliyor?


Sanat Tarihinde dünyanın 7 harikası olarak belirlenmiş heykeltıraşlık ve mimarlık şaheseri olan eserler şunlardır:

Mısır Piramitleri

İskenderiye Feneri

Babil'in Asma Bahçeleri

Efes'teki Artemis Tapınağı

Olimpos'taki Zeus Heykeli

Kral Mausoleus'un Mozolesi

Rodos Heykeli

Dünyadaki harika sayılabilecek eserler elbette sadece 7 tane değildir. Yeryüzünde binlerce yıldır varolan insanoğlunun yaptığı, tarihçilerin harika olarak nitelendirdiği, her biri bir anıt sayılabilecek harika eserden bazılarıda şunlardır:

Abu Simbel
Chitchen Itza (Şişen İtza)

Machu Picchu (Maşupikşu)
Özgürlük Anıtı

Empire State Building
Babil Kulesi

Petra
Nemrut Tapınağı

İshak Paşa Sarayı
Ayasofya

Süleymaniye Camii
Sultanahmet Camii

Selimiye Camii
Topkapı Sarayı

Persepolis
Tac Mahal

Çin Seddi
Kyoto'daki Altın Köşk

Angkor Wat
Roma'daki Colosseum

Pisa Kulesi
Versailles Sarayı

Notre Dame Katedrali
Mont Saint Michel Manastırı

Eiffel Kulesi
Köln Katedrali

Elhamra Sarayı
Kremlin Sarayı ve Saint Basile

Paskalya Adası Heykelleri
Sydney Operası

Shwedagon (Altın Mabet)
Rushmore Dağı Anıtı


Vee ASIL harika olanlar güzel bir uygulamayla 'Bütün Dünya' dergisinde yer alıyor:

"Bir grup öğrenciden Günümüzde Dünyanın Yedi Harikası" nın neler olduğunu düşündüklerine dair bir liste yapmaları istenir. Aralarında anlaşmazlıklar çıkmasına rağmen aşağıdakiler en fazla oyu alırlar:

1)- Mısır'ın Büyük Piramitleri
2)- Taç Mahal (Taj Mahal)
3)- Büyük Kanyon (Grand Canyon)
4)- Panama Kanali
5)- Empire State Binasi
6)- St. Peter Bazilikasi (St. Peter's Basilica)
7)- Çin Seddi (China's Great Wall)

Öğretmen oyları toplarken, sessizce duran bir kız öğrencisinin henüz kağıdını vermemiş olduğunu fark eder. Sonra öğrencisine kendi hazırladığı liste ile ilgili bir problem olup olmadığını sorar.
Kız öğrenci ise "Evet, biraz. O kadar çok şey var ki, bir türlü karar veremiyorum" der.
Öğretmen de öğrencisine "Peki, söyle bakalım senin listende neler var, belki biz sana yardımcı olabiliriz" der.
Kız öğrenci önce duraksar ve sonra okumaya baslar: "Bence Dünyanın Yedi Harikası ;

1)- görmek
2)- duymak
3)- dokunmak
4)- tatmak
5)- hissetmek
6)- gülmek
7)- ve sevmek...

Odada sinek uçsa sesi duyulacak şekilde bir sessizlik olur. Basit, sıradan ve normal olarak düşündüğümüz ve gözden kaçırdığımız şeyler gerçekte ne kadar da mükemmeldirler...

Samimi bir hatırlatma: Hayattaki en değerli şeyler satın alınamayanlardır.

*Sanat Eğitmeni
nursengorsen@hotmail.com
http://www.gorseldil.egitimi.com


**************************



BİR RESMİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Nurşen GÖRŞEN* 26.03.05


Sağ olsun, "net yorum" da bir deneme yazımı okuyan genç Umut, E- maille bana ulaştı ve gençler için yazmaya devam etmem konusunda isteğini belirtti. Teşvik edici beğenisi karşısında mutluluk duydum. Duyarlı gençlere, yetişkin, anne ve eğitmen olarak her zaman sevgimiz, sözümüz var. Gençlerimizi toplumda, iyi ve doğru kararlar almış, öz kimliğini kazanmış, toplumun değerlerine uygun bireyler olarak görmek istiyoruz. Emperyalist kültür kuşatmasının hedeflediği düşünmeyen, üretmeyen, sorgulamayan, sadece söyleneni yapan, geleceğini planlamayan ve gelişmelere sessiz kalan kuşak olmalarını istemiyoruz. "Genç" olmanın özelliklerine saygı duyuyoruz. Onların tedirgin, kuruntulu, zor beğenen, çabuk tepkili, bağımsızlık çabaları içindeki hallerini biz de yaşadık. Anlayışla karşılandığımız an'lar da oldu, anlaşılamadığımız an'lar da.

Umut bana bir de profilden resmini göndermiş, arkası dönük. Profilini inceledim, kendi oğluma bakar gibi; kumral, düzgün hatlı, pırıltılı gözleriyle geleceğine bakıyor . Ama neden arkası dönük? Açık mavi eşofmanının sırtında İtaliana yazısı var. Yazı, bir resimde plastik değeri açısından olması gereken yatay çizgi yi oluşturmuş,açık mavi lekeli eşofmanın dikeyliğiyle denge sağlamış. Fon koyu. Resmin açık-koyu dengesi de tamam. Hafif tebessüm eden, yumuşak bakışlı, düşünceli bir yüz. Ama neden arkası dönük! O belki artistik olsun diye öyle poz verdi. Belki objektife ani yakalandı. Ama bana göndermek için niçin o resmini seçti, yoksa farkındalık dışında mıydı seçimi? Bir anlamı olmalı... Beden dili ne çok şey söyler insana; bir çok sözsüz mesaj geldi resimden. Kimi zaman insanların duygularını anlamak zordur. Kendilerine soramayız, çünkü ne hissettiklerini genellikle söylemek istemezler. Söylemek isteseler bile, çoğu kez duygularını kendileri de bilemezler. Kendimce, söyleyemediklerini anlamaya çalıştım genç Umut'un; yetişkinlerce anlaşılamamasından kaynaklanan küskünlük, sitem, güvensizlik, mantığına- beklentilerine uymayan kabullenmek zorunda kaldığı çelişkilere karşı söyleyemediği kızgınlığın ifadesi miydi? Anlaşılmıyorum, onaylanmıyorum, mu diyordu?

Sen VAR'sın Umut! Bütün gençler gibi, varlığın bu evrende kıymetli bir değer. Başkalarından önce sen kendinin önemli olduğunu bil. Belirli devrelerde günlük yaşamımızdaki aksiliklerden hoşnut olmayabiliyoruz. Böylesi durumlarda ben yaşama film sahnesi gibi bakıyorum ve bu filmi daha önce görmüştüm, yaşamıştım diyorum. Fotoğrafın bana, bu konuda daha önce kaleme aldığım duygularımı anımsattı:

Hayatta her şey olur ya.. Siz her şey güllük gülistanlık gidiyor derken, ansızın bir şeyler ters gitmeye başlar. Film şeridi kopmuş ya da bant durdurulmuştur. Şaşkınca bakakalırsınız. Farkında olmadığınız veya olamayacağını bir aksilikle karşı karşıyasınızdır. Filmin devamı isteğiyle tekrar tekrar tersliğin üzerine gidersiniz, nafile.. Hepimizin başına gelir böylesi durumlar. O anlarda neler duyumsarsınız?

Yaşamda kaza diye bir şey yoktur. Hak ettiğimiz deneyimlerle karşılaşırız. Bu nedenle içinde kalmayı seçtiğimiz her bir durum, ilişki ve ortam için sorumluluk almamız ve kendimize şu soruyu sormamız gerekir. "Bunda benim için ne yarar var" Yarar yoksa "Yuh olsun" demek yerine o durumu değiştirin. Elbet Amacımız kendimizi ezdirmek, dışlatmak ya da yıldırmak değilse.
Karar veremiyorsanız, o kimseye ya da duruma nasıl davranmanız gerektiğine ilişkin bantlarınızı durdurarak bedensel ya da duygular bağlamında gerçekten neler duyumsamakta olduğunuzu görmeye başlayın. Sezgileriniz size ne diyor. Bedensel gevşeme ya da gerginlik mi duyuyorsunuz ve duygularınız açıldı ya da büzüldü mü ?

Kendi filminizin hem oyuncusu, hem yönetmeni, hem de senaristi olun. Bir sahneyi birden fazla çekmekten korkmayın, ancak her çekim arasında da bir fark olmasına dikkat edin. Abartılı olmayın. Gerçekçi olun ancak aşırıya kaçmayın. Kuzu lezzetlidir ama çok yerseniz hazımsızlık yapar...

Hasılat kaygısı ve sansür korkusundan uzak durun. Film şeridi tükenir bir malzemedir elbette. Ancak özgürlüklerinizi de unutmayın. Böyle anlarda, size bahşedilmiş ve ancak çok çalışarak mükemmelleştirilen bir yeteneğinizi kullanın. "Boş verin!" Hiçbir şey yokken ne vardı? "Kamera stop!"
_____________________________________
*Sanat Eğitmeni/Ressam
nursengorsen@hotmail.com
http://www.gorseldil.egitimi.com


*******************************


PAYLAŞMAK
Nurşen GÖRŞEN*8.11.2003




İnsanın mayasında içinde yaşadığı toplumun birikimleri vardır. Tarihsel gelişim süreci içinde, insanların değişen duygularını ve gereksinimlerini, sevinçlerini, dertlerini, sorunlarını ve tüm bunları toplumsal değişim yasaları belirler. sınıflar arası ilişkilerde, üretici güçlerde ve üretim araçlarındaki kaçınılmaz değişim ve gelişme kültürel yapıyı ve ilişkileri etkiler. Bizim, bozkır kökenli oluşumuz, doğu ile batı arasında bocalayışımız, yaygın bir kültürel eğitimin verilmeyişi; sorunu olayın dışında arayan bir anlayış yaratır bizlerde. Ve örtünün altında insan ruhunun temel öğelerinden biri, insanın kendi türüne karşı duyduğu sevgi unutulur. Bugün, varlığı ve işlevi tartışılmayan bir sosyal adalet çerçevesinde özgürlüğe düşkün yaratıklar olarak yaşamaktayız. İnsanlığın sorunlarına, içine girdiği çıkmazlara ayna tutan, rota çizen düşünen insanlar platondan bugüne yüzyıllar boyunca kullanıla gelen, insanlığın gelişiminde kabul görmüş genel geçer eskimiş sözcüklere yeni bir öz vererek yaşatma uğraşı içindeler. İnsanlık aynasını oluşturan mozaiklerin en büyük parçalarından biri de ; paylaşmaktır.



Düşünce ve varlığın birlikteliğinden oluşmuş toplumsal bir varlığız. Sevdamızdır; görmek, düşünmek, anlamak ve paylaşmak. Başkalarıyla bir şeyleri paylaşmak çok önemli bir yetenektir. Kazanmak gerekir bu yeteneği. Böyle düşünmeyenler, nedenlerini görebilmeli...



Birlikte yaşayan insanların birbirlerine karşı zorunlu görevleri vardır. Aslında bu zorunluluktan çok insanın eğitilmesi sorunudur. Paylaşmanın adını "yardım etmek, iyilik etmek" gibi isimler takarsak, sisteme özgü bir sömürü olayının parçası oluruz. Bütün bu kavramlar üretim araçlarının sahiplerinin olduğu, üretimin salt kar amacıyla yapıldığı ve bu uğurda bütün insani değerlerin kullanıldığı anlayışa-kültüre- özgü kavramlardır.. İlişkilerimizde "iyilik etmek" gibi kavramlara, anlayışlara yer vermemeliyiz; karşımızdakine iyilik ederken onu küçültüyorsak. Çünkü bir insana yapılabilecek en büyük kötülüğü; iyilik etme adı altında, insanı ve ilişkileri küçülterek yapıyoruz.



Eğer insanlar arasında eşitlik olsaydı; ezenler-ezilenler, mülklüler-mülksüzler, varsıllar-yoksullar, güçlüler-güçsüzler gibi sınıflar olmasaydı iyilik-kötülük etmek gibi kavramlarda olmayacaktı. Çağlara damgasını basmış evrensel eşitsizliğin doğal sonucu olan uzlaşmazlık buradan gelir. Platon, bir yapıtında "ilkel toplumun koşulları, bu toplumun insanlarını ticaret çabalarına zorlayacak kadar bozulmamıştı. Yoksul değildiler ama zengin de olamazlardı. Çünkü ne altın ne de gümüş biriktirebilirlerdi. Bir toplumda yoksulluk veya zenginlik yoksa, iyilik ve kötülük de yok demektir. Çünkü böyle bir toplumda ne kendini üstün görme, ne haksızlık, ne kıskançlık ve ne de çekemezlik vardır. Bu çağın insanları çok iyi kişilerdi. Açık sözlü, yumuşak ve doğruydular. Onlara hiçbir yasa gerekmiyordu..."der.



Yani ne zaman ki insanlar sınıflara; mülklüler, mülksüzler ayrımına girdiler, o zaman başlamıştır iyilik, kötülük, kıskançlık, haksızlık, üstün olmak gibi kavramlar. Güçlü varsa eğer, onun iyiliğine ihtiyacı olacak bir de güçsüz vardır demektir. İnsanlar arasında eşitlik olsaydı, birinin diğerine (güçlünün güçsüze) iyilik etmesi diye bir kavram olmayacaktı. Birimiz birine kendinden bir şeyler verdiğinde eziklik duyulmayacaktı...


Alın terini bölüşen imece coşkusundan bi haber, nüanslı ve dramatik tonlamalı "iyilik etmek" sözleri "bedelini ödemelisin" dercesine taş gibi o kanatlı sözler, sevgisiz ve insancılığın, insancalığın, insancıllığın tasasından uzaktır. İnsan sevdiğine iyilik etmez. İyilikler olsun, yaşansın diye çabalar. Verdiğini görmez, vermesi gerektiğini bilir. İçinde o zorunluluğu yaşar. Sevgi kıyımına girmez.



Bu sevgi kıyımında, insansal değerlerden uzaklaşmada yaşam koşulları tek etken değil muhakkak. Geçmişin derinlerinden gelen bir yok ediş, sevgisizlik... Yüzyıllar boyu bir sultanın kul'u olarak yaşamak, iki cins arasındaki gelenekselleşmiş eşitsizlik, amansız bir boy ölçüşmeyi gerektiren değişik bir ekonomik düzene ansızın girişimiz dört elle bireyselliğimize sarılmamıza yol açmış. İnsanın kendi başına bir değeri olduğu gerçeğinin yıllarca göz ardı edilmesi, bu gerçekle karşılaşan insanların ona sayrılık düzeyinde saplanması sonucunu doğurmuş. Toplumculuk bile içten içe bir bireyselliği beslemiş ve bizde toplumculuk adına en iyi yerine getirilen iş düşmanlık olmuştur. Ekonomik düzende insanın yeri, insanların birbirleriyle olan ilişkileri sevginin geçerliliği gibi ölçütler üzerinde durulmamıştır. Bu gibi değiniler "gereksiz duyarlıklar" olarak nitelenmiş. Nedenler, örneğin yıllarca süren kan davalarının nedenleri ile aynıdır; "insana değer vermemek, küçültmek ve sevgi yoksunluğu."



Her "merhaba"larla kılıçlanmış, hep masmavi delilenip, kanatlanmış iyilikler gamzelerini göstererek, el sallayıp öpücükler dağıtarak yaşanmalı. İyilikler bir gönül avcılığıdır, yapana gönül rahatlığı sağlayan. İnsana has birikimler, deneyimler, bilgiler, bütün veriler, eldeki bütün kaynaklar, güçler gereksinimlerin karşılanması için ve açık amaçlar doğrultusunda karşılıklı seferber edilmelidir. Bir Rus yazarın dediği gibi " insan her zaman, her yerde, her şeyden sorumludur."

*Sanat Egitmeni
nursengorsen@hotmail.com
http://www.gorseldil.egitimi.com




***********************************


BİR FELSEFE ve SANAT ADAMI:
Mevlana Celaleddin-i Rumi
İnceleme yazısı/Nurşen Görşen


Günümüzde yaşanan savaşların, ırkçı görüşlerin, düşüncede yaşanan kirliliklerin ve maddi değerlere olan ilginin artmasıyla dünyamızda sevgi yokluğu yaşanmakta.Yok edici anlayış her gün daha çok kişinin benliğine egemen olmakta. Dünyanın bu kaygı verici gelişmesine DUR! diyebilecek anlayışla Mevlana, 13. yüzyıldan bugüne şöyle sesleniyor insanlara:

GENE GEL, GENE
NE OLURSAN OL,
İSTER ATEŞE TAP, İSTER PUTA,
İSTER YÜZ KERE TÖVBE ETMİŞ OL,
İSTER YÜZ KERE BOZMUŞ OL TÖVBENİ,
UMUTSUZLUK KAPISI DEĞİL BU KAPI;
NASILSAN ÖYLE GEL.

Onun din, ırk, düşünce ayrımı yapmaksızın herkesi kucaklayan bu sözü, insanlık tarihi kadar geçmişi olan insan sevgisinin kaynaklarını arayan her insanda yankısını bulur. 'Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil' diyerek Doğu ile Batı arasında bir köprü oldu Mevlana. Çağdaşları Hacı Bekta-ı Veli, Yunus Emre gibi düşünce ve sanat adamlarını etkilediği gibi kendisinden sonra gelenlere de ilham kaynağı oldu.

21. yüzyılın yaşama getirdiği rahatlık ta, insanın içindeki boşluğu doldurmaya yetemiyor. Bu konuda da Mevlana insanlara şöyle sesleniyor:

'İnsanda o kadar büyük bir aşk, hırs, arzu ve üzüntü vardır ki yüz binlerce alem kendisinin olsa yine huzur bulamaz. Bu zevklerin, arzuların hepsi bir merdivene benzer. Merdiven basamakları oturup kalmak için elverişli değildir; üzerine basıp geçmek için yapılmıştır. Uzun yolu kısaltmak, ömrü bu merdiven basamaklarında heder etmemek için çabuk uyanan ve durumu bilen insana ne mutlu.'
'Bir can vardır canında o canı ara,
beden dağındaki gizli mücevheri ara!
Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara,
Amma dışarıda değil, aradığını kendi içinde ara!'

Mevlana engin bilgisini, insan doğasını en ince kıvrımlarına kadar kavrayan düşünce yapısını, Anadolu uygarlıklarının zengin birikiminden almıştır. Arap, Fars edebiyatlarını çok iyi biliyordu. Yunan filozoflarını, Yunan şairlerinin şiirlerini ana dilinden okuyordu. Hint-İran, Yunan mitolojisi, kutsal kitaplarda geçen öyküler, sonradan klasikleşmiş Arap ve İran halk anlatıları Mevlana'nın şiirlerinde yer alır. (Diva-ı Kebir, Mesnevi, Fihi-Mafih)

O'nun felsefesini ve sanatını anlamak için doğumu ve ölümü arasındaki çizgisine (yaşamına) bakmak gerekir:

30 Eylül 1207'de Belh'de doğan Mevlana ilk eğitimini; halkın,Bilginlerin Sultanı (Sultanü-l Ulema) diyerek andığı sufi eğilimli hukukçu ve söylevci olan babasından aldı. Dilinin tatlılığı, konuşmasındaki açıklığı ve nükteciliği ile babası eşsiz bir bilim adamı ve bir aydındı. 1230'da babasının ölümünden sonra, babasının görevlerini üstlendi ve camide halka vaaz vermeye başladı. Yetersizliğini hissederek, babasının arkadaşı Tirmizli Seyyid Burhaneddin'in yanında 9 yıl kalarak düşünce dünyasına büyük ufuklar açtı. Tasavvuf bilgileriyle, yeni bir düşünce evreni oluşturdu. Bu tasavvuf bilgilerinin kaynağı eski İran, Hint dinleri, özellikle Zerdüştlükten esinlenmekteydi.


Hayatını, bildiklerini halka öğretmek için adadı, derslerinde, sohbetlerinde ve yazdığı kitaplarda en karışık felsefe teorilerini, en zor kelam (sözcük) bilgisini en basit ifadelerle anlatıp yazmayı bildi. Tam bir varlık birlikçiydi. Hak ile halkı birbirinden ayırmaz, halkı Hak'kın bir sureti bir tecellisi olarak görürdü. Kusursuz bir sofi olarak, Hak'kı halkta görüp sevmek gerekliliğine inanır ve savunurdu. Her şey Hakkın bir tecellisi olunca, ortada suçlu-suçsuz, güzel- çirkin, iyi-fena diye bir şey kalmaz, bütün bunlar Hakkın çeşitli görünüşleri olurdu.
Mevlana, tasavvuf inancını sadece bir teori olarak benimsemeyip, günlük hayatına da uyarlamıştı. Bu bakımdan büyük ve içten bir hak dostuydu. Çocukları, kadınları, suçluları, hastaları, ayırt etmeden hepsine sevgiyle yaklaşır, sevgiyle davranır, bağlılık gösterir, saygı duyardı. Hükümdarlara, vezirlere, seçkinlere ayrıcalık tanımaz 'insan' kavramından yola çıkardı. Ona göre, insan önce kendisindeki kin, kıskançlık, hırs, merhametsizlik gibi kötü huyları görüp, onları eğittikten sonra başkalarını kınamalıydı. Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise bir ibadetin karşılığıydı. İyilik yapmak bir tür ibadetti ki, hem yapan, hem de yapılan kimse için yararı vardı. Dinlerin, felsefelerin, ahlak sistemlerinin insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolunda birer araç olduğunu görmüştü. Bu araçların herhangi birinde takılmak, durmak istemez, aslolan gerçeğe giden yolun 'aşk' olduğuna inanırdı. En küçük yaratıktan en ulu varlığa kadar yayılmış, insanın alıp verdiği her nefesle bir olan sonsuz bir sevgi. Bu sevgiyi besleyen sınırsız bir hoşgörürlük ve karıncadan Süleyman'a yaygın bir vefa idi onun aşkı.

Bu, insanların dıştan gördüğü evreni içten görüşü demekti. Bu sevgi coşkunluk durumu geçince tüm insanlara, tüm canlılara yayılır, iyiyi güzeli doğruluğu amaçlar. Ona göre Aşk insanı hırstan, kibirden, varlıktan ve benlikten kurtaracak tek ilaçtır. İnsan onunla bireysellikten kurtulur. Bu düşüncesini; 'Gerçek sevgilide suret yoktur. Güneş ışıkları duvara vurunca, duvar parlaktır, güzeldir. Fakat bu güzellik, bu parlaklık, duvarda, duvarın üstünde değil, güneştedir. Duvar yıkılsa bile güzellik güneşte sonsuzdur. Şu halde kerpice değil, güneşe gönül vermek gerek.' Diye tanımlar.

1241 yılında hocası Burhaneddin öldükten sonra Mevlana, medresede dersler vermeye başladı. 1244 yılında Tebrizli Şems ile karşılaşması yaşamındaki en büyük değişimi getirdi. Medresede ders veren, camide vaaz eden, ibadetle meşgul olan bir hocayken, Şems'in etkisiyle dersi, vaazı bıraktı. Kendini müziğe ve dansa (sema) verdi. Şiirlerinde o zamana kadar görülmemiş bir çoşku belirdi. Bu dönemini;'Hamdım, piştim, yandım' diye tanımladı.

İnsanlığın evrensel dilinin müzik olduğuna inanan Mevlanaya göre, 'Tanrı'nın dili Türk olsun, Rum olsun, Arap olsun aşıkların dilidir.'diyerek, İnsanlardaki birliğin müzikle oluşacağına inandı. Bu düşüncesine karşı çıkanlara şöyle demişti; 'Biz müzik ve dansla cennetin kapısının sesini duyuyoruz.'

Din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın tüm insanları kucaklayan Mevlana'nın kadına verdiği değer de insancadır. Evinde cariye kullanmayan, harem kurmayan Mevlana tekeşliydi. 'Kadın nedir, dünya ne? İster söyle ister söyleme; o neyse gene odur. Kadına gizlen diye emrettikçe onda, kendini gösterme isteği çoğalır. Halkta da o kadın ne kadar gizlenirse, onu görme isteği o kadar artar.' Gerçektende: Yapma, Etme, Görünme demek, isteği arttırır ancak, başka şeye yaramaz.
'Kadın Tanrı'nın ışığıdır, sevgili değil, yaratıcıdır, yaratılmış değil.' diyen Mevlana, evlenen oğlu Sultan Veled'e yazdığı ünlü mektupta, eşine bir soluk kadar bile haksızlık etmemesini buyurmuştu.

Mevlana 17 Aralık 1277 günü 66 yaşında Konya'da gözlerini kapadı. Cenaze töreni onun dünya görüşünün bir göstergesiydi adeta; kentli, köylü, bilginler, sufiler, ahiler, devletin ileri gelenleri, Hıristiyanlardan ve Yahudilerden oluşan büyük bir kalabalık katıldı. Nefirler, neyler, ziller, davullar çalındı, müritler sema yaptı ve babasının bugünkü türbesinin yanında toprağa verildi.

Mevlana'ya göre ölüm sonsuzluğa karışmaktı: 'Ben o padişah değilim ki, tahttan ineyim, tabuta bineyim. Benim buyruğum sonsuzluktur.', ' Ölümümüzden sonra mezarımızı toprakta arama; bizim yerimiz bilge kişilerin gönülleridir. Eğer mezarımı ziyarete gelirsen, üstündeki toprak oynar görünür sanma. Ey kardeşim, meclisime tefsiz gelme, çünkü Tanrı meclisinde gamlı olmak yaraşmaz.'

Sevginin kaynaklarını arayan her insanın uğrayacağı bir evren olan Mevlana en son şöyle der:

'BÜTÜN İNSANLARI SEV Kİ DAİMA ÇİÇEKLER VE GÜL BAHÇELERİ İÇİNDE BULUNASIN.
HER NEREDE VE NE HALDE OLURSAN OL, DOST VE AŞIK OLMAYA ÇALIŞ.
CÖMERTLİKTE VE YARDIM ETMEDE AKARSU GİBİ OL.
ŞEFKAT VE MERHAMETTE GÜNEŞ GİBİ OL.
BAŞKALARININ KUSURUNU ÖRTMEDE GECE GİBİ OL.
HİDDET VE ASABİYETTE ÖLÜ GİBİ OL.
TEVAZUDA TOPRAK GİBİ OL.
HOŞGÖRÜRLÜKTE DENİZ GİBİ OL.
YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL.'

Türkiye'de Resim Sanatı ve Batı Etkileşimi
Nurşen Görşen/06.03.05


Sanat, çevresindeki nesnelere anlamlar katan yaşam'ın yansımasıdır, toplumsal bir değerdir. Sanatçı çağının betimleme kavramlarını benimser. Toplumunun günlük yaşam davranışları, sloganları, işaret sistemleri ve birtakım tabu, ahlak, yasa kuralları ile yoğrulur, bu verilerle kaynaşır. Yaşamı sorgularken ruhsal ve zihinsel işlevleri çağı ile koşullu olduğundan,yaşadığı dönemin görsel görme biçimini ve Çağının ruhunu yansıtır. Kendi ulusal geleneğinden edindiği bilgi ve kavrayış değerlerini özümlemiş, zıtlıkların bilincine varabilen bir halk filozofu gibi duyar-düşünür. olumsuzluklar içinde İç güdülerinin gerekliliğiyle; somut ya da imgesel- yaşama anlam ve yorum katarak kendini olumlar, var eder.

Ülkemizde Cumhuriyetin kuruluşuna değin gerçek anlamda sanat olgusuna yaklaşım, yok sayıcı ve yerici eleştirinin hakim olduğu dönemleri kapsar. İnanç düzeyinde, resimde suretin yasak ve günah olarak düşünülmesi nedeniyle mekanlarımız cami resimleriyle, hat-yazı, dekoratif sanatlarla süslenirdi. Tanzimat döneminde Türk resim sanatı ancak minyatür geleneğiyle resmi tanımıştı. Resimler genellikle konularını o devrin devlet adamlarının savaş, tören, av ve sünnet düğünü gibi diğer yaşantılarından alırdı. Bu çalışmalarda perspektif kurallarına uyulmaz, ışık ve gölgeye yer verilmez, şekiller kendi rengine uygun olarak düz boyanırdı. Figürler kişilerin önemine göre büyük ya da küçük yapılır, süs motifleri de en ince ayrıntılarına kadar gösterilerek sulu boya ve guvaş teknikleriyle yapılırdı. Ancak ne ressamları, ne de eserleri tanınmıyordu. Sanatçılar eserlerine imza atmadıkları gibi yapıtlarını sergileyebilecekleri sergi salonları, sanat galerileri, müzeler yoktu. Çünkü bu dönem; sanatçıların sanat güçlerini ve yeteneklerinin ürünlerini değerlendirmenin ötesindeydi.

Batı etkisinde Türk resmi Fatih'in saltanatı (1451-1481) döneminde başlar. Bu devirde İstanbul'a davet edilen İtalyan ressam Gentile Bellini Fatih'in portresini ve bir madalyonunu yapmış, saraydaki bazı odaların duvarlarını resimlemişti. Fatih'in yaptığı bu hamle ancak saray duvarları arasında kalmıştı. Halbuki bu dönemde Avrupa resim sanatı Rönesans ile yağlı boya tekniğine dayalı en büyük ustalarını yetiştiriyordu. III.Ahmet döneminde (1703-1730) Avrupalı ressamların, çalışmalarını Dolmabahçe sarayında sergilemeleriyle Batı resim zevki toplumumuza yayılmış ve yağlı boya resme ilgi uyanmıştır. Türk resim sanatında Batı toplumlarıyla olan ilişkiler ve evrensel iletişim sonucu etkileşim dengeleri ile Osmanlı İmparatorluğunun özel konumu batı dünyası sanatında oryantalizm'i yaratırken, bizim onlardan etkilenişimizle yapılan ilk çalışmalar III.Selim (1793) ve II.Mahmut(1835) dönemine rastlar. Mühendis ve harp okullarına konulan resim dersleriyle, bu okullarda yetişen yetenekli gençler Avrupa'ya resim sanatı öğrenimine gönderilmiş, döndüklerinde üniversite hocalığı yapmışlardır. Realist çalışmalar yapan bu ressamlar; Şeker Ahmet Paşa Türkiye'de ilk resim sergisini açmıştır. Osman Hamdi Bey eski eserler müzesini kurarak ilk kez müzecilik fikrini getirmiş, bu günkü Güzel Sanatlar Akademisinin de kurucusu olmuştur. Güzel Sanatlar Akademisinden yetişen ressamlar Nazmi Ziya GÜRAN empresyonizm ilkeleriyle, Sami YETİK milli harp sahneleriyle tanınmış, İbrahim ÇALLI genç Türkiye Cumhuriyetinin sanat kurucularından olmuştur. Namık İsmail, Ruhi Avni LİFİJ, Ali Sami BAYER, Şevket DAĞ, Feyhaman Duran, Hikmet ONAT ülkemizin ilk resim sanatı ustalarındandır.

19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Türk resim sanatı, derinliği içeren yağlıboya resme doğru uzanan çizgide ilerlemeye devam etmiştir. "Türk Primitleri" diye de anılan ve Enderunlu amatörlerden oluşan ilk kuşağın ardından, Natüralist üslûbu benimsemiş ressamlar kuşağı gelir. Birçoğu asker kökenlidir. Bu grup Batı etkileşimiyle, Türkiye'de geleneği olmayan sanat türünün kurucusudur. 1883'de Sanayii Nefise Mektebi'nin açılması, 1910'da Avrupa sınavlarının başlatılması, 1914'de "Çallı Kuşağı" olarak da anılan Empresyonist üslûpla çalışan kuşağın ardından "Osmanlı Ressamlar Cemiyeti" olarak 1908'de kurulan, 1921'de Türk Ressamlar Cemiyeti'nin girişimleri ile başlayan Resim Heykel sergileri ilk kez 1916 yıllı yaz aylarında Galatasaray Lisesi'nin resim atölyesinde açılmış ve İstanbul'un sanat yaşamına renk katmıştır. Çağdaş Türk resim sanatının gelişmesinde sanatçı gruplarının, birlik ve desteklerinin çok önemli rolü olmuştur. Köklü bir resim geleneğinin olmayışı, halk kitlelerinin üretilen sanat eserlerini değerlendiremeyişi ve sanatçıların yapıtlarını sergileyebilecekleri sanat galerilerinin bulunmayışı gibi nedenler bu tür gruplaşmalar yaratmıştır. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti 1926'da "Türk Sanayii Nefise Birliği" ve "Güzel Sanatlar Birliği" adını alan grup modern sanat akımlarının temel taşları olarak sanat tarihindeki yerlerini alırlar. Eğitim için Almanya'ya gidip, geri dönen gençlerin oluşturdukları "Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği" 1928'de kurulmuş, çeşitli eğilimleri içinde barındırmıştır. Bu eğilimler arasında Realizm, Ekspresyonizm ve Kübizm sayılabilir. 1933'de "D Grubu"nun kurulmasıyla modern sanatın çağa uygun üslûpları da Türk resim sanatının özgün arayışlarını hızlandırmıştır.

Atatürk, "çağdaşlık" olgusunun sanatla özdeş olduğu ve ulus bireylerinin çağdaşlık düzeyinde donanımı için eğitim ve sanat alanında sağlam temeller atılması gerektiği inancındaydı; "İnsanların yaşamına ve faaliyetine egemen olan güç, buluş ve yaratıcılık yeteneğidir. Buluş ve yaratıcılığı yapabilen insanların ise kesinlikle kültürlü olmaları zorunludur..."Efendiler, herkes bakan olabilir,mebus olabilir fakat sanatçı olamaz", "Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir." özdeyişleriyle, 1923 yılında Cumhuriyet'in ilan edilişinden 1938 tarihine kadar Türkiye Cumhuriyeti'nin sanatsal-kültürel alanlarda ve her yönü ile çağdaş bir devlet olması için çabalamıştır. 30'lu yılların başında Kemalist Devrimin ideolojisini yerleştirmek amacıyla bir yandan yerel örgütlenmelere,kitle eğitimine girişilmiş, bir yandan da bizzat Mustafa Kemal'in kişisel çabalarıyla güçlenen ve zenginleşen bir kurumlaşma başlatılmıştır. 1928 yılındaki büyük ve önemli yazı devrimlerinden, Latin kökenli yeni alfabenin öğretilmesi ve okur-yazarlık için eğitim seferberliğinden sonra Halkevleri kurulmuş ve hızla yaygınlaştırılmıştır. Atatürk'ün güzel sanatlara karşı gösterdiği büyük ilgi ile resim ilk ve orta dereceli okullarda ders olarak uygulanmaya başlanmış, yurdumuzda topluma inen ve onu saran bir sanat kolu olmuştur. Bu yıllarda sanatın ve kültürün bir devlet politikası olarak güdülenmesinin iki önemli nedeni vardı. İlki, 1930'larda bütün dünyayı etkileyen ekonomik kriz Türkiye'de Devletçiliği güçlendirmiş ve mimaride bu etken ön plana çıkmıştır. İkincisi ve önemli olanı; Cumhuriyetin geçirdiği ilk on yılın sonunda atılan yeni ve atılımcı gelişme kararları olmuştur. Atatürk bu kararları 10. yıl Nutku 'nda açık olarak şöyle belirtmiştir; "Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. milletimizi en geniş refah vasıta kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız." demiş ve çalışmalar başlatılmıştır. Bu aşamada Atatürk'ün çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşma ülküsü; mimariden resim sanatına, tezyini sanatlardan heykellere, edebiyattan pedagojiye kadar her alanda yol gösterici olarak benimsendi.

1924'de resim konusunda yetiştirilmek üzere, Güzel Sanatlar Akademisinden Avrupa sınavını kazanan beş ressam Paris'e gönderildi. Bunlar Cevat Dereli (1900-1989), Mahmut Cuda (1904-1988), Refik Ekipman (1902-1974), Muhittin Sebati (1991-1935) ve Şeref Akdik (1898-1972)dir. Akademiden ayrılıp Münih'e gidenler 1922'de Mahmut Cuda ve Ali Çelebi (1904) olmuştur. 1923'de Zeki Kocamemi (1900-1959) Türk Ocağı tarafından Münih'e gönderilmiştir. 1924 tarihinde Refik Epikman, Cevat Dereli, Mahmut Cuda, Muhittin Sebati ve Ali Karsan Paris'de Lucien Siman, Jean Pierre Laurens'in atölyelerinde yetiştiler. 1925'de onları Hale Asaf (1902-1938) izlemiştir. İlk grup sanatçılar, 1927-1928'de Türkiye'ye döndüler. Bu dönemde soyut sanat adı verilen nesnelci görünüşün ardındakini arayan yeni bir sanat ortaya çıkmıştı ve bu sanat doğalcılık, izlenimcilik, dışavurumculuk akımlarına karşı savaşım vererek kendisini kabul ettirdi. Soyut sanatın içinde sentetik kübizm, Neoplastisizm, Konstrüktivizm, süprematizm gibi değişik amaçlara yönelim vardır. Türk resminde en önemli gelişme, 1928 kuşağı sanatçılarının uyguladıkları Kübizm ve Ekspresyonizm (Dışavurumculuk) sanat akımlarıyla meydana gelmiştir. Türk resminde 1927'den sonra Münih'ten dönen Zeki Kocamemi ve Ali Çelebi düşünsel eğilimleriyle, Avrupa modern sanat akımlarını, resim sanatımıza getiren iki öncü sanatçı olmuşlardır. Modern sanat akımları aynı gruptan olan Cemal Tollu (1899-1964), Refik Epikman, Muhittin Sebati ile 1924'de Paris'ten sonra Münih'te Hofman ile çalışan Hale Asaf ve daha ileri yıllarda Cevat Dereli tarafından uygulanmaya başlanılmıştır.

Günümüz sanatçıları çalışmalarını gerçekçi ve soyut olmak üzere iki yolda sürdürmektedir. Kimi sanatçılar toplumcu gerçekçilik anlayışı içinde çağımızın sorunlarını açıklarken, kimi sanatçılarda çağımızın duyarlılığını, resmin değerlerini zihinsel düzeyde soyut yoldan yansıtırlar ve sergiler açarak izleyicileriyle paylaşırlar.
--------------------------

Kaynaklar:
1. Türk Resim Sanatı -Celal Esat ARSEVEN
2. İslam Ülkelerinde Sanat-S.K.YETKİN
3. Atatürkçü düşünce-Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu-1992 yayını


***********************************

KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN KEHANET
Nurşen GÖRŞEN*



Düşünce, yorum ve beklentiler, duygu ve davranışlarımızın temel nedenleridir. Beyin, inançla, davranış ve duygular arasında bir "tutarlılık" köprüsü yaratma zorunluluğu içindedir.

Aldığı telkin doğrultusunda davranışı harekete geçirir. Davranış ve duygu değişimi veya belirli bir içgörü veya bilgi, yeni bir inanç şablonuna dönüşür. Örneğin; tembel ve beceriksiz bir öğrenci olduğuna inanmış bir beynin tutarlılık ilkesi doğrultusunda üreteceği duygu ve davranış "çalışmama ve isteksizlik duyma" şeklinde olabilecektir.

Bugün yönetim ve eğitim alanında "Kendini gerçekleştiren kehanet" olarak bilinen kavram, Kolombiya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde Robert K. Metron tarafından geliştirilmiştir. Bu kavrama göre, doğru ye da yanlış herhangi bir inanç veya beklenti, bu tanımlamayı doğrulayacak yeni bir davranış ortaya çıkarmakta ve bu olayın sonucunu veya kişinin davranışını etkilemektedir. Diğer deyişle, uygun olmasa da herhangi bir beklenti oluştuğunda, kişiler beklentileri ile uyumlu hareket etmeye çalışırlar. Sonuçta, beklentileri gerçek olur. Örneğin, bir kişiyi suçlu diye nitelemek ve ona bu şekilde davranmak, suçlu olduğu beklentisine karşılık kişinin içindeki suçlu davranışları ortaya çıkarmasına neden olabilmektedir.

Kendini doğrulayan kehanet düşüncesi, İngilizcesi "Pygmalion effect" olan diğer ismini mitolojik bir öyküden alır; Kıbrıs prensi, heykeltıraş Pygmalion, tüm kadınların kusurlu olduğunu düşünüp ideal bir kadının heykelini yapmaya çalışır. Galatea adını verdiği bu eser, o kadar güzel olmuştur ki, Pygmalion kendi eserine umutsuzca aşık olur. Tanrıça Venüs'e dua ederek Galeta'nın bir canlıya dönüşmesini diler. Venüs bu dileği yerine getirir ve çift mutlu şekilde yaşarlar.

Bilinçli veya bilinçsiz olarak kişiler karşısındakiler ile ilişkilerini beklentileri doğrultusunda yürütür ve davranışlarına beklentilerini açığa çıkaracak ipuçları yüklerler. Karşı taraftaki kişiler de, bu ipuçlarından faydalanarak davranışlarını beklentiler ile uyumlu hale getirerek gerçekliği algılama biçimlerine uygun davranmaya gayret gösterirler. İnsanlar, algıları ile farklı davrandıkları takdirde psikolojik gerilim yaşarlar. Kişi eğer kendini yetersiz hissediyorsa, algılarında uyumsuzluğa neden olmamak için yetersiz davranacak ve sonuçta, beklentisinin gerçekleştiğini görecektir; inançlar, mevcut bilgiler ve hisler hayatta yapılan seçimleri etkiler ve bu seçimler sonucunda kişiler kendilerine güven kazanır ya da kaybederler. Kişinin kendisine duyduğu güven sürekli olarak artıp azalabilir ve bu kendini gerçekleştiren kehanet haline gelir. Kişi ne kadar başarılı olursa, başarı beklentisi o kadar yüksek olur ve bu şekilde başarı, başarı beklentisini izler. Başarabileceğine inanan kişi başarmak için hareket eder. İki şekilde de inanç kendini doğrular.

Yıllar önce Türkiye'de bu konularla ilgili araştırmalar yapılmıştır. Kesintisiz 8 yıllık eğitime geçmediğimiz ve sınıf tekrarlamanın yönetmeliklerimizde bulunduğu yıllarda yapılan ilginç bir araştırmada; ilköğretim 3. sınıfın sonunda kesinlikle "başarısız" olan ve objektif ölçütlere ve yapılan değerlendirme sonuçlarına göre sınıf tekrarlamaları gereken 20 öğrenci seçilmiş. Sınıfta kalmaları gerekecek kadar başarısız kabul edilen bu öğrenciler için gerekli izinler alınarak 10 tanesi bir üst sınıfa, yani 4. sınıfa geçirilmiş; diğer 10 öğrenci ise 3. sınıfta bırakılmış. Ertesi öğretim yılında, bütün yıl boyunca bu 20 öğrenci dikkatle gözlenmiş. Derslerdeki başarıları, arkadaşları ile uyumu, ödev yapma davranışları ayrı ayrı ve gözlem kayıtları tutularak izlenmiş. İlginç bir sonuç ortaya çıkmış; kesinlikle sınıfta kalmaları gereken ancak karnelerine geçer notlar verilerek bir üst sınıfa geçirilen öğrencilerden 6 tanesi, kısa bir süre içinde 4. sınıftaki arkadaşlarının düzeyine erişmişler, 2 tanesi bu düzeyin üstünde başarı göstermiş, sadece diğer iki öğrenci başarısız olmuş. Aynı başarısızlık düzeyinde bulunmalarına rağmen karnelerine "kaldı" yazılanlardan 7 tanesi bulundukları, bırakıldıkları sınıfın düzeyinin altına düşmüşler, sadece 3 tanesi bırakıldıkları sınıfta başarılı olmuşlar. Bu araştırmanın sonucunda da görüldüğü gibi bir öğrenciye "başarısızsın" demek, onun o başarısızlık çemberinde dönüp durmasına ve adeta başarısızlığı "kaderi" gibi görmesine yol açıyor.

Ayrı bir örnek; Avrupa'da 2 Rehberlik ve eğitim uzmanı, ilkokul çocukları ile bu konuda deney çalışması yapmak üzere 18 sınıftan eşit sayıda öğrenciyi rasgele seçerek, öğretmenlerine bu çocukların sene içinde entelektüel anlamda çok büyük gelişme gösterebileceklerini belirtiyorlar. Bu grupta bulunan çocukların genel IQ'su 4 puan yükseliyor. Bu şu şekilde açıklanabilir; zeki öğrencilerle çalıştığını düşünen öğretmenlerin, öğrencilerden beklentileri yüksek, düşük zekaya sahip öğrencilerden beklentileri düşük olmuştur. Buna göre, yüksek beklentilerin doğurduğu yüksek performans o kişinin daha fazla sevilmesine, düşük beklentilerin getirdiği düşük performans ise kişinin daha az sevilmesine yol açmıştır.

Uzmanlara göre öğretmenlerin neyi, ne şekilde, ne zaman söylediği, yüz ifadesi, beden dili, belki dokunuşu bile öğrencilere onlardan yüksek performans beklediğini iletmiş olabilir. Bu şekilde gerçekleşen bir iletişim, eğitim tekniklerinde oluşan olası değişiklikler ile birlikte öğrencilere kendi benlik kavramlarını, kendi davranışlarından beklentilerini ve motivasyonlarını, kavrayış sitil ve yeteneklerini değiştirerek öğrenmelerini desteklemiş olabilir. Söz konusu deneyde öğretmenlerin öğrencilerle geçirdiği süreç arasında bir fark yoktur. Ancak ilişkinin niteliğinde değişiklik olmuştur. Deneyde diğer grupta yer alan öğrencilerin bir kısmının da IQ seviyesinde artış gözlenmiş; fakat öğretmenleri tarafından uyumlu ve sevimli olarak kabul edilmemişlerdir.

Sonuç olarak, entelektüel anlamda gelişmesi beklenenler kendilerinden bekleneni gerçekleştirmiş ve öğretmenleri de bu durumdan memnun olmuştur. Ayrıca öğretmen, sürpriz şekilde başarı göstererek kendilerinden beklenmeyeni gerçekleştiren öğrencileri sınırlarını aşan, sorun çıkaran kişiler olarak belirlemiş, yüksek veya düşük olsun, beklentilerin her şeklini doğrulayan kişiler rahatlık ve güven hissi yaratmışlardır.

Biz farkında olsak da olmasak da, bedenimiz duygularımızı belirtir. Küçük çocukların duygularını doğal bir biçimde ve kolaylıkla ifade ettiğini gözlemişizdir. Bütün bedenleriyle gülerler, üzülür ve kızarlar. Büyüdükçe, duyguların bu doğal ifadesi, çevresinde onu eğitmekle yükümlü büyüklerce engellenir. Bazılarında bu engellenme öyle büyük olur ki, büyüdüklerinde bir yetişkin olarak duygu ve düşünceleriyle, iç dünyalarıyla doğrudan ilişki kurmaları zorlaşır. Çocukluk süresince oluşturduğu benlik bilinci, davranışlarına sınırlamalar getirir; "kendi kendini doğrulayan kehanet" budur.

Çocuğun içinde yetiştiği toplum da, onun duygularının ifade biçimini olduğu kadar, benlik bilincini de biçimlendirir. "Ne ekersen onu biçersin!" çocuk eğitiminde geçerli olan bir deyiştir. Yapılan araştırmalarda görüldüğü gibi ve çocuklarını kendine güvenli, girişimci, başarılı gören ve olumsuz yönde eleştiren, kısıtlayan anne babaların yetiştirdikleri çocuklarında gördüğümüz gibi.

Öğretmen olarak, sürekli geliştirici ve düzeltici pozitif rolümüz olmak zorundadır. Ana hedefimiz öğrencilerin istenmeyen davranışını düzeltmek ve doğru davranmalarını sağlamaktır elbet. Çocuğun kendini tanıması ve benlik bilincinin oluşturduğu sınırlamaların farkına varması için öncelikle kendi koşullandırılmışlıklarımızdan kurtulabilmemiz gerekir. Yaşamın kendisinin kendini gerçekleştiren bir kehanet olduğunu bilerek...
*Sanat Eğitmeni
nursengorsen@hotmail.com
http://www.gorseldil.egitimi.com



************************************

HERŞEY ÖĞRENİMDEN GEÇER
Nurşen GÖRŞEN* /10.08.2004



Dekart'ın "Düşünüyorum öyleyse varım" sözü, toplumumuzda çoğunluğun benimsediği yaşam ve seçim tarzlarına, yanlış- fazla ve gösteriş tüketimine bakarsak "Tüketiyorum öyleyse varım" a dönüştü maalesef .

Yaşamda insanlar için sonsuz seçenekler vardır ama çoğumuz seçimlerimizi, anlam-amaç yüklemeden, düşünmeden, fark gözetmeden yaparız. Örneğin televizyonlarda boy gösteren Pop Star, Biz Evleniyoruz, İkinci Bahar, Star Model vb. programları için halktan oylama desteği istenir. Oy kullanacaklara orada kısmi yaşam vaat edilerek. Çok kişi cep telefonlarındaki konturlarını bu amaçla harcar, kendini o yaşamın içinde görmek istercesine... Gençlerin çoğu gündemde olan şarkıcı ve sporcu starların giyim tarzlarını, konuşmalarını, davranışlarını taklit ederek onlara benzemeye çalışır. Belinden aşağıya doğru iki-üç kat zincir sarkıtır. Tarkanvari zıplar, Ümit Davala modeli saçını kazıtır, çizdirir. Pahalı veya marka olan şeyleri satın almakla bir üst sınıfa atlamış sayar kendini. Arkadaşlarıyla bu konularda rekabete girer.

Toplum içinde yaşayan bireyleri gösteriş tüketimine yönelten nedenler sosyal ve ekonomik yapı, gelir ve servet artışı, moda, promosyonlar ve reklam benzeri konulardır.. Popüler kültür söylemler de psikolojik açıdan kişiyi etki alanına alır, rekabet içine sokar insanları. Çalışmak, daha güzel bir çevre yaratmak, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, işsizlik, geçim sıkıntısı , ÖSS, LGS, KPSS'yi ciddiye almayanlar gerçek yaşamda olumsuz sonuçlarla, 0 puanlarla yüzleşirler.

Psikoloji literatürü bilinç ve fark etme kavramlarını birbirini açıklamakta, birlikte kullanılır;"Bilinç bir fark etme sürecidir." denir. Bazen kendi kendimizin bile farkında değilizdir. Gerçekten ne istediğimizi bilmediğimiz için tüketim furyasının içine düşeriz.Dış dünyaya uyum sağlayabilmek için, dışarıdaki uyarıcılarla ilgili algılarımızı, görünürdeki ve görünenin altındaki empoze edilen- dayatılan- duygu ve istekleri fark edebildiğimiz zaman tüketim etkileri bizi yönlendiremez ve tutsak edemez.. Amaçlarımız da dağılmaz. Kendimize dışarıdan bakabilmenin, "Ne yapıyorum, seçimim doğru mu, amacım nedir , Gerçekten istediğim, ihtiyacım olan bunlar mı, bana yararlı mı" diyebilmenin yolu öğrenimden geçer.

İnsan kendi varoluşunu oluşturan iradeye sahiptir. Doğru ve yararlı seçimler yapmak bizim elimizde. Yaşamımızda asıl önemli olanları görebilmek, empoze edilen-dayatılanları anlayabilmek için farkındalık düzeyimizi arttırmamız, yaşamı tümüyle kucaklamamız gerek. Bu da eğitim/öğretimle olur.
*Sanat Eğitmeni
nursengorsen@hotmail.com
http://gorseldil.egitimi.com




GENÇLERDE TOPLUMSAL BASKILARIN YARATTIĞI BUNALIMLAR
Nurşen GÖRŞEN*/29 Tem. 04



Net'teki 18 Temmuz 2004 tarihli Radikal gazetesinin R.2 kısmında, üniversiteyi yeni bitirmiş bir delikanlının yaşama-ailesine ve topluma bakışını anlatan yazısı beni etkiledi. Anne ve eğitmen yanımı tetikledi. Gencin varlığı içimi sevgiyle doldurdu.
"Bembeyaz yalanlar" başlığı altında duygularını özette şöyle anlatıyor, geleceğin umudu gencimiz; "Okulum bitti, iş aramaları içindeyim. Annem evlenmemi bekliyor. yaşıt arkadaşlarımda aynı durumda. Kiminin sevgilisi daha iyi işte, durumda diye başkasıyla evlendi, kimininki başka arkadaş seçti. Hepimiz bir fidanın güller açan dalıyız.
Çevreden halimi soranlara; şu anda geçici işte çalışıyor, daha yüksek düşünceleri, projeleri var. Evlilik için daha erken, düşünmüyoruz denen bembeyaz yalanlarla hepimiz bir ürünün güller açan dalıyız.
Geceleri rüyamdan, tabutumun yükseklere taşındığı kabusuyla uyanıyorum. Sabah, salonda oturan anne ve babam bana sesleniyor; 'sen bunları yapacak insan değildin, deli oldun.' Bu sınavlar ne zaman bitecek? Depresif bir hal içindeyim. Hepimiz bir ürünün ömrü kısa güller açan dalıyız."

Delikanlılık dönemini (tabii hem kızlar, hem erkekler için söz konusu) üç evladımda da yaşadığım için iyi anlıyorum. Belli yaşların fizyolojik gerekleri, ruhsal çatışmaları içinde o süreçte gençler ailelerine, topluma, her türlü otoriteye başkaldırma, her şeyi sorgulama gibi bir eğilim içindeler. Daha ileri bir yaşa gelmiş erişkinin yutkunup geçebildiği bir durum karşısında delikanlı daha büyük ve şiddetli tepkiler gösterebiliyor. Haklı da; genç insan evrensel kabul görmüş akıl, ahlak ve estetikle bakar yaşama. Otantik yaşamını, spontanlığını, yaratıcılığını henüz bastırmadığı dönemindedir. Kendi doğrularının iyilerini, güzellerini yani birey yanının var oluşunu yaşar.Yetişkin insan tavrı "öğrenilmiş çaresizlikler" içindedir. Saklı içeriklerle dolu toplumsal yaşamın değer yargılarına, sözleşmelerine, göstergelerine yani toplumsal otoritenin taleplerine ne kadar uyuyorsa o toplumun insanı olabiliyor. Duygularından etkilendiğim yazar Genç'in sorgulama ve sitemle bahsettiği olaylara bakışında, anne -babası toplumsal rollerinin farkındalar. Bir çocuk büyüttüler, okuttular. Şimdi sıra diğer toplumsal aşamalardadır ve beklentilerini dile getiriyorlar. Evlatlarıyla iftihar ediyorlar. Onları en iyi yerlere, şeylere layık görüyorlar. Olabildiğince... Yetersiz kaldıkları durumlarda dış dünyaya karşı savunma mekanizmaları geliştiriyorlar. Zararsız ak yalanların kaynağı buradan. Kendilerini kuşatan çevrede-toplumda- ne varsa onları yaşıyorlar. Çevre onları şekillendiriyor çünkü.Var olma şekilleri, sahip oldukları rollerle ilişkili. Toplumdan, dolayısıyla rollerden soyutlanmış bir varoluşu yaratamazlar. Geleneklerin kendilerinden istediği rollerinin esiri olmak ve o doğrultuda beklentilerini beslemek durumundalar.
İnsan, çevresindekilerin kendisine iyiyi, güzeli telkin ettiğine yönelmiş olarak dünyaya geliyor. Bu nedenle "sen yapamazsın veya adam olmazsın, deli vb." sözler tekrarlanıyorsa bunu öğreniyor insan. Öğrenilmiş çaresizlik içinde. Biz çocuklarımızı para sarf ederek öğrenmiş çaresiz durumlara sokuyoruz.Okutuyoruz, büyütüyoruz, beklentiler içine giriyoruz ve tekrarladığımız olumsuz sözlerle onları istemeden bunaltıyoruz.Yaşadığı toplum içinde genç kendini geliştirdikçe, toplumsal sözleşmelerle uzlaştıkça ve kendisine sunulan rollerle uyumlaşma içine girdikçe ikilemden, Depresif halden kurtuluyor. Kanı-deli, delikanlı dönemler hep yaşanır ve ebeveynler evlatlarını her halleriyle çok severler, kabul ederler.

Nasıl olsa zaman içinde beklentiler iyi-kötü denk geldiğince gerçekleşecek. Bu süreçte sevgili Mahmut'un kendi öz isteğini yansıtabilmesini, baskıları hoşgörüyle, barış içinde karşılayabilmesini dilerim.Ebeveynler bugün var, yarın yok. Onun söylemiyle, gerçekten "hepimiz bir ürünün ömrü kısa güller açan dalıyız."



Aylar sonra Mahmut kardeşimden teşekkür konulu bir mail aldım:

"Sevgili Nursen Görsen;

İnternetten tesadüfen yazınızı okudum. Geç de olsa size bir teşekkür etmeliyim. Bembeyaz Yalanlar isimli yazıma gösterdiğin ilgi ve hakkında yazdığın yazı beni hem mutlu etti ve hem de kendime güvenimi getirdi. Size bir şey söylemek sittiyorum:

Ben şu anda bir dershanede Biyoloji Öğretmeni olarak çalışıyorum. Aynı zamanda yüksek lisans yapıyorum. 24 yaşında, kendine güvenen ve benden daha genç arkadaşlarıma yardım etmeye çalışan, kendini fethetmiş biriyim. Tabii bunda yazdığım yazının ve sizler gibi insanların beni yönlerdirmelerinin büyük etkisi oldu. Tekrar teşekkür ediyorum, iyi çalışmalar diliyorum. Görüşmek dileğiyle

Mahmut CELALOĞLU-SİVAS "

Sevgili meslektaşıma başarılar diliyorum.


*Sanat Eğitmeni
nursengorsen@hotmail.com
http://www.gorseldil.egitimi.com



******************************************




DUYULMAYAN ANLAM ÇIĞLIĞI

Nurşen GÖRŞEN*
09.04.2005



Bn. Snop benim tutkum. Akşamları evde yemek faslından sonra, aile fertlerinin her biri kendi köşesine çekilir. Babamız televizyonda maç izler, oğlum çalışma masasına oturur, derslerine yoğunlaşır, kızım ya film seyreder ya da kitap okur.

Bilirler ki, beni de Bn. Snop bekler. Kahveyi hazırlar, gider otururum yamacına.Günün yorgunluğunu atmak, dinlenmek, eğlenmek için birebirdir. Çok yeteneklidir o; Geniş belleğiyle, çok yönlü becerileriyle benim bir şeyleri üretmemi sağlar. Günlük yaşamımızda çoğumuz dinlenmemekten şikayet ederiz ama önce biz kendimiz dinlemesini bilmeyiz. Bn. Snop beni dinler, seçimlerime uyar. Dedikodusu yoktur. Çok kültürlüdür; soluduğumuz düzen içinde insanın her şeyi yaşayıp, öğrenecek kadar zamanı olamayabiliyor. Bn. Snop ışığı içinde, görsellikle dolu dünyasından her konuyla ilgili yeni pencereler açar bakış açıma. Bireyin toplumsal dönüşümleri karşısında yeteneklerini bilediği karşıtlıkların dengesini kurar. Şimdinin öncesi ve sonrası birbirine kenetlenip zaman durduğunda, görünenle görülmeyen, duyulanla duyulmayan arasındaki doğurgan gerilimin varlığını hissettirir. Sohbeti koyulaştırıp, uykuyu ektiğimiz günler olur. Bazen ben onun önünde uyuklar kalırım. Hiç şikayet etmez, sessiz sedasız kabullenir, sabırlıdır iyi dost! Ama can dostum diyemem Bn. Snop için; hastalansam bana su getirebilecek gücü yoktur. Verebilecekleri için öylece sessiz, sakin köşesinde oturur. Olsun...Günlük yaşamın rutin işleriyle sıradanlığın arkasında bir şeyler üretmemi sağlar varlığıyla, iyi ki var!

Önceleri adı toplama Olivetti'ydi. Sonra adı oğlumdan miras IBM oldu. Belleği, hızı düşük, 15 ekranken; gereksinimlere uyup yüksek Ram'lı, güçlü GHz'lı, 17 ekranlı Snopy'ye terfi etti. Arada virüslere, trojenlere bulaşıp ukalalaştığından ben ona Snop diyorum. Her yeni moda virüse tutkun sanki. Sahibi gibi, küçük dünyasında kendini devleştirir. Çiçeklerimle, kuşumla konuştuğum gibi onunla da konuşuyorum. Vasconcelos'un kahramanları ağaçlarla konuşuyor pekala, ben neden bir makineyle konuşmayayım. Klavyesi duygu ve düşüncelerime tercüman oluyor bak...

Snop'un marifetleri çok; beni yetkin sitelere, elektronik postayla felsefe gruplarına, net.yorum okuyucusu bazı genç güzel insanlara ulaştırıyor. Önceleri tanımadığım isim deyip, mesajları açmadan silip geçerken, şimdilerde bir gencin sesidir deyip açıyorum. Evvelsi günde üniversite öğrencisi genç Önder'den mesaj aldım. Sanki duyulmayan bir anlamın çığlığıydı mesaj. Yazdıklarımda kendinden bir şeyler bulması ne iyi. Bir genç olarak, okuduğu konuda neler bulduğunu paylaşsaydı, hangi mesajları doğru kodladığımı görebilecektim. Görevim gereği daha çok ilköğretim çağı 12-14 yaş gençleriyle iç içeyim. 17, 26,27 yaşlarındaki kendi çocuklarımla hala gençlik sorunlarını birlikte yaşıyoruz. Deneme yazılarımda Kendimde unuttuğum, onlarda gözlemlediğim, hissettiğim duygulanımlardan yola çıkarak toplumla uyumlaşma sürecindeki tedirgin gençliğin kimliğinin, kişiliğinin şekillenme döneminde , genç olmanın sancılarını her dem vurguluyorum.

17 yaşındaki küçük oğlum bu yıl üniversite sınavlarına hazırlanıyor. İlk Okula 6 yaşında erken başlattığımız ve Anadolu Lisesi İngilizce hazırlığı atlayıp doğrudan birinci sınıftan başladığı için sınıftaki akranlarından iki yaş küçük olmasının getirdiği sorunları birlikte yaşıyoruz. Henüz ince tüylü bıyık ve sakalları çıkmaya başlamadan, arkadaşlarına özenip veya kız arkadaşlarının sen neden tıraş olmuyorsun soruları karşısında tüysüz cildini tıraşlamasını anlayabiliyorum. Kendini yaşıt gördükleriyle kıyaslıyor ve eksiklik görüp üzüntü duyuyor. Ayrıca sivilceler, terleme, şişmanlık gibi nedenler onun üzüntü konuları. Kemik ve kas koordinasyonu bozukluğu bu evresinde yoğun olduğundan bir beceriksizlik dönemi yaşıyor ve bu onu rahatsız